edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2026 Salı

Merhaba Ernaux, Elveda Ernaux

 

Kitap kulübümüzde Annie Ernaux'nun Babamın Yeri kitabı öneriliyor. Kitap ince, yazar Nobelli ve kadın, çoğunluk destekliyor. Güzel. Kitabı alıyorum, okuyorum, bitiriyorum ve düşünüyorum: Ben şimdi ne okudum?

 

Babanın ölümüyle başlayan ve babayı, babayla ilişkiyi anlattığını iddia eden bir anlatı. Kapakta "roman" yazıyor ama uzaktan yakından alakası yok roman türüyle. Kısa olduğundan, otobiyografik niteliği nedeniyle kurmacadan uzak olduğundan ya da bütünlük sorunlarından dolayı değil. Kitapta bir karakter olmadığı için, konu ölüm olmasına rağmen duygu barındırmadığı için, insanlığa mesafeli olduğu için…

 

Anlayacağınız mutsuzum. Yine de, böyle bir kitabın bir yazarı değerlendirmek için uygun ve yeterli olmadığını düşünürek (ve Can Yayınları'nın uzun süredir benim okunacak kitap arayışımda bir pusula olmaktan çıktığını ne yazık ki unutarak) sırasıyla Bir Kadın, Boş Dolaplar ve Seneler'i okuyorum. Hissiyatım değişmediği gibi fikrim de keskinleşiyor ve yazara haksızlık ettiğimi düşünmeden konuşabiliyorum artık: Bu kitapların hepsi aynı! Hep aynı şey, hep aynı mesafeden, hep aynı rahatsızlıkla yazılmış.

 

Dönüp Nobel komitesinin ödülü verme gerekçesine bakıyorum:

 

"…kişisel hafızanın kökleri, kolektif baskılanması ve yabancılaşması konusunda gösterdiği cesaret ve klinik duyarlılık konusundaki çalışmaları sebebiyle…"

 

Ben "klinik keskinlik" diye çevirirdim (İngilizcesi "clinical acuity"), zira "duyarlılık", duygulardan özenle arındırılmış bu metinler için uygun bir sözcük seçimi değil bence. Fazlaca abartılı bulsam da bu övgüyü, özünde haklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Benim rahatsızlığımın, mutsuzluğumun sebebi, ilk kitapta özgün olan bu üslubun sürekli tekrarlandıkça tavsaması…

 

Bu kez yazarın Nobel konuşmasına gidiyorum:

 

Kitaplarında hiç rastlamadığım türden süslü, teşbihlerle dolu cümlelerle başlıyor teşekkür konuşması. Ardından büyük bir iddia geliyor: "Halkımın intikamını almak için yazacağım." Benim de içimden, "Sakin ol şampiyon!" demek geçiyor sadece. Edebiyatı yeni baştan yazacakmış gibi büyüklenmenin gereği var mı? O büyüklüğe ulaşmış/ulaşabilecek biri böyle laflar eder mi? Her şey bir yana, Egodan arındırılmış, steril, mesafeli bir dil kurma hedefiyle yola çıkmış bir yazarın yazma anlayışıyla uyuşuyor mu?

 

İlerleyen cümlelerde edebiyat anlayışını ("Edebiyat benim farkına varmadan toplumsal çevremin karşısında konumlandırdığım bir kıta gibiydi. Ve yazmayı tam olarak gerçekliği yeniden biçimlendirmek olarak görüyordum"), edebiyattaki hedefini ("yalnızca benim yazabileceğim bir kitabı yazmak") ve bütün bunları nasıl yapacağını söylüyor ("şimdi mesele, baskılanan hafızada bulunan ve hakkında konuşulamayanlara dalmak ve halkımın yaşamına etki edecek bir ışık tutmaktı"), kurmak istediği dilin çok çok uzağında ve yükseğinde duran sözlerle.

 

Esasında benim bunlara itirazım yok, hatta zaman zaman katıldığım da oluyor bu fikirlere. Ama… Aklımda bir "ama" var hep. Ernaux kesinlikle benim yazarım değil ve bunda da hiçbir problem yok. Tüketmeye ömrümün yetmeyeceği kadar yazar bulabilirim kendime. Ama Nobel komitesi Ernaux'da ne gördü, onu Marquez'in, Camus'nün, Hemingway'in yanına hangi sebeple koydu, bunu anlamaya çalışıyorum. Olmuyor.

 

Yazık ki edebiyatın içinden bir yanıt bulamıyorum buna. Ernaux yeni bir şey yapıyor, kabul, bu yeniliği net olarak görüyorum ben de ve çok değerli de buluyorum. Oto-kurmacaya ve bu türün bize hakikati borçlu olmadığına da bir itirazım yok. Benim itirazım, bu "klinik keskinliğin" insanı, duyan, hisseden, yaralanan, düşen, kalkan, tekrar deneyen insanı hep aynı soğuk duvarlar ardında bırakmasına. Utanç ve öfkeden başka tüm duyguların yok sayılmasına. "[Y]azmayı tam olarak gerçekliği yeniden biçimlendirmek olarak" gören bu keskin gözlerin gerçekliği hep aynı şekilde biçimlendirmesine. Edebiyatın dilinin "başkaldırı dili" ile "burjuva dili" diye ayrılmaya çalışılmasına.

 

Ernaux Babamın Yeri'nde, "Proust ya da Mauriac'ı okurken, babamın da çocukluğunun geçtiği zamanlardan bahsettiklerine inanamıyorum. Babamınki Ortaçağ'a aitti," diyor. Burada çok önemli bir tespit var bence de. Ama bunun nasıl yorumlanacağı hususunda ayrışıyoruz: Ernaux bu yazarların gerçeği manipüle ettiklerini ima eder görünüyor. Belki de öyledir ama yazının niteliğinden bir şey eksiltmez bu. Ya da başka türlü yazmanın zorunlu olarak daha nitelikli olacağını söylemez. Bunlardan birini daha sahici yapan şey nedir ki?

Velhasıl Ernaux bana hitap etmedi. Daha ötesi, kendi vaatlerini de yerine getiremediğini düşünüyorum. Nobel'i nasıl ve niçin aldığına dair spekülasyon yapmanın okuduklarıma bir katkısı yoki bu nedenle hipotezlerimi kendime saklıyor ve Ernaux ile vedalaşıyorum. 

Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddederken, onu başkalarının övgüleri ya da yergileriyle değil, yalnızca kendi sözcükleriyle değerlendirmemizi istediğini söylemişti Sartre. Ona bir kez daha hak veriyorum. Nobel almadan önce okusaydım bambaşka fikirlerim olabilirdi Ernaux hakkında. Ama beklenti çoktan oluştu ve yıkıldı bile…


2022 Nobel Edebiyat Ödülü'nü Annie Ernaux kazandı: https://www.gazeteduvar.com.tr/2022-nobel-edebiyat-odulunu-annie-ernaux-kazandi-haber-1583789

Annie Ernaux’nun Nobel konuşması: https://www.gazeteduvar.com.tr/annie-ernauxnun-nobel-konusmasi-haber-1593128

 

 

19 Eylül 2016 Pazartesi

'O kız' okusun, siz okumasanız da olur...

23261079
Enver Aysever'in "Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı" romanı üzerine düşünceler...

Uzun zamandır bir kitabı okurken böyle çile çekmemiştim… Başladığım kitapları yarım bırakamamak, bir şekilde yarım bıraktıklarıma da geri dönüp baştan okumak gibi bir rahatsızlığım var, bu nedenle yeniden okumaya değmeyeceğini düşündüğüm kitapları ne olursa olsun bitirmeye çalışıyorum, bu kitap da onlardan biri.

Bence en büyük sorun romanın akmaması… Cümleler, olaylar, saptamalar, beklentiler art arda geliyor, evet, ama kitap ilerlemiyor. Sanki hep aynı anda -o ilk bakış ve ilk kıvılcımda- duruyor zaman, ötesine geçilemiyor. Bir romanın akması zorunluluğundan söz etmiyorum, yazar isterse roman boyunca o bir tek anı anlatmak da isteyebilir; ama o durumda bile cümlelerin bizi bir yerlerden bir yerlere götürmesi, yol boyunca da bizi çeşitli yollarla tatmin etmesi gerekir; ama maalesef!

Kitabın başlarında anlatıcı ve romancı vardı hikâyeyi gören farklı gözler olarak; anlatıcı yok olurken satırlar arasında, romancı hatırlatıyordu varlığını sık sık. Bu da epik bir tat katıyordu anlatıya - daha doğrusu, anlatıdaki yegane lezzet bu oluyordu. Sonraları unutturdu kendini romancı, anlatıcı yalnız kaldı ve anlatılan hikâyede bir özgünlük bulunmadığından, ardına düşülecek bir soru işareti de kalmadı.

Başlarda romancı tarafından ufak ufak iğnelenen anlatım biçimleri, ilerleyen sayfalarda anlatıcının başat üslubu haline geliyor. Sanki kitap okumuyor da popüler şarkıların video kliplerini izliyorum sessizce; üst üste binen ve hep birlikte hiçbir şey anlatamayan anların tarifleri yalnızca…

Anlatıcı, bunun İstanbullu bir aşk olduğunu söylüyor sık sık; hatta o kadar sık söylüyor ki, kendisini de inandırmaya çalıştığını düşündürüyor okuyucuya. Zira hikâyede, yaşanan aşkta, 'İstanbullu' bir şey yok. Türkiye'nin hangi şehri için yazılsa aynı şekliyle duracak bir hikâye bu. Etnik farklılıklar ve politik detaylar yetmiyor İstanbulluluğa ikna olmamıza.

'O kız' olmadığımdan emin olarak ama yine de isminin büyüsüne kapılarak almıştım elime kitabı, sonuçta da herkesin hemfikir olduğu noktaya geldim: Keşke 'o kız okusun diye' yazılmakla kalmayıp yalnızca 'o kız'ın okuyabileceği bir yere bırakılsaydı da benim vaktimden çalmasaydı bu kitap…

15 Nisan 2016 Cuma

Gallo'yu Anlamak: Fikret'in Büyük Çaresizliği

Karşımda Ömer gibi bir adam bulmak istediğimi sandığım zamanlarda kendimi Defne'nin yerine koyduğum oldu benim de. Ama benim aşk hikâyem/hikâyelerim Defne'ninki ile hiçbir açıdan benzeşmediği için bu özdeşleştirmeden kısa sürede vazgeçtim. Ben kendimi çoğunlukla karşılıksız aşk tahterevallisinin yerdeki kanadında, ayakları yere basan ama ağırlığınca hantallaşıp hareketsiz kalan tarafında bulduğumdan, Kiralık Aşk hikâyesi içinde kendimi Sinan'la, Sude'yle, İz'le ve hatta Fikret'le eşleştirmem çok daha kolay ve dolaysız oldu.

Şimdi sizleri, ona hak vermesek bile, Fikret Gallo’yu biraz olsun anlamaya davet ediyorum.
Bana imkânsız geliyor ama, belki de vardır birine hiç uzaktan bakmayan, ulaşamayacağı birini hayal etmeyen, ulaşabilecek bile olsa hareketsiz kalıp yalnız hayallerinde sevmeyi tercih etmeyen birileri… Hani, siz değilseniz bile, eminim çevrenizde görmüşsünüzdür tek başına, uzaktan uzağa, camdan cama seven birilerini… Öyle düşünün…

Bir gün biri çıkıyor karşınıza; sizinle aynı işi yapan, kafası benzer biçimde çalışan, benzer değer yargılarını paylaşan, akıllı, vicdanlı ve güzel biri. Kapılıyorsunuz, onun bir dahli olmasa da. Aşkı başlatan âşık olma fikri değil midir zaten? Bir fikir düşüyor aklınıza… Onu tanıdıkça, yanında, yakınında oldukça büyütüyorsunuz içinizdekileri… Evet onun hayatında biri var, evet başka türlü akıyor onun hikâyesi, yolu başka, ufku başka… Ama kıvılcım çakmış bir kere, kim ister içinden volkanlar taşarken küle dönmeyi?

Karşılıksız aşkın kutsal kitabı der ki: "Önce aşk vardır. Hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar."* Fikret de kaptırdı kendini Ömer'e. (Zaten tümüyle kapılmasak da hepimiz zaman zaman erimedik mi Sinyor İplikçi'nin karşısında?) Fikret de bir umuda tutundu ve düştü içine bir ateşin… Karşılaştıkları ilk gün, bakışları ve cümleleriyle Ömer'in bu umudun kıvılcımlanmasına çanak tuttuğunu da inkâr edemeyiz. Yani önce aşk vardı, gerisi, yani Ömer'in hayatında birinin olması, hayatındaki kişinin kimliği ve sair detaylar ondan sonra geliyordu… Anlaması zor değil.

Bir düşünün lütfen, bırakın âşık olmayı, hoşlandığınız ya da beğendiğiniz birinde, sevdiğiniz bir ünlüde, okuduğunuz bir romanın ya da izlediğiniz bir filmin bir karakterinde kendinize dair detaylar bulmaktan, onlarla ortak özelliklere ya da zevklere sahip olmaktan tuhaf bir mutluluk duymadınız mı hiç? Fikret'e olan da bundan pek fazlası değil…

Simurg'u verdiği kişinin Ömer olduğunu öğrenince iyice alevlendi Fikret'in aşkı. Çünkü kafası karıştı, çünkü bunu bir işaret olarak okumak, her şeyi bununla anlamlandırmak istedi. Kutsal kitabımızın dediği gibi: "Birine âşık olunca, ömrün boyunca onu aramışsın da sonunda bulmuşsun gibi, geçmişini tekrar kurgularsın. Basit tesadüfler aşkın ilahi gücünün işareti olur çıkar."* Fikret'in bulduğunu sandığı işarete "ne alakası var" yorumunu yapanlara da hatırlatmak isterim, geçmişe döndüğümüz bölümde Ömer'le Defne'yi karşılaştırarak bu işaret arama fikrini bizlere bahşeden de dizimizin ta kendisidir.

Kendisine aşk oyunu oynanan kişinin Ömer olduğunu, Ömer'in sevgilisinin de Defne olduğunu öğrendiğinde Defne'ye söylediklerine de hak vermiyorum, ama anlıyorum. İster istemez bir kıyas yapıyor zihninde ve bu terazide kendisinin daha ağır çektiğine inanıyor. Aşkın hakkaniyetle bir ilgisi olmadığını biliyor aslında, bundandır Defne'nin sırrını ifşa etmeyişi, ama yine de kendi sırrını -ki bu bir sır bile değil, ufak bir detay sadece ve bu detayın böyle büyüyüp bir sırra dönüşmesinin sorumlusu da Defne- ne olursa olsun ortaya dökmek istemesi de yine o umuda tutunabilmek ve en azından o umudu elinde tutabilmek için sadece... Bana kalırsa bunu yine de söylememeli, çünkü elindeki tek kozu bu ve onu da oynarsa umudu da silinip gidecek...

Şimdi ben Fikret'i anlıyorum ama sonunda Ömer Fikret'le olsun demeye çalışmıyorum. Tam tersi, Ömer'in Fikret'le olmayacağından emin olduğum için çok iyi anlıyorum. Siz de hak vermeseniz bile anlayın istiyorum Fikret'i, sonuçta hepimiz, "Aşkın insanı zenginleştirdiğini biliyorduk, fakirleştirdiğini de bilelim."*

*Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz

(Bu yazı ilk olarak 6 Nisan 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

14 Aralık 2015 Pazartesi

İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz: Aramızdaki Yabancı



İmparatorluk kuranlar, parklara çadır kuranlar, gecekondu yapanlar… Tehlikelerden, tehditlerden kaçanlar ya da daha iyi bir yaşamın umuduna tutunanlar. Ya da hem kaçan hem de umudu olanlar… 

Dünya üzerinde sözümüzün geçtiği, kapladığımız, uzanıp erişebildiğimiz yerler gün geçtikçe küçülürken kuyruğu dik tutma çabasının temsili İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz.


Boris Vian’ın kıvrak zekâsı, sivri dili, alaycılığı, pervasızlığı, umudu ve karamsarlığı bir arada. Kaleminin hassasiyetine hayranlığım her okuyuşta biraz daha artıyor; belli ki bu artışın bir sonu olmayacak. Çevirmen Ayberk Erkay’a da teşekkürlerim bitmez; yalnızca Boris Vian çevirileri bile yeterdi bu koca teşekkürü dile getirmem için, oysa onun çeviri külliyatında Camus, Molière, Koltes, Apollinaire gibi başka büyük isimler de var.

Oyunun metni için söylenecek ilk sözcük –Vian’ın tüm eserlerinde olduğu gibi, burada da- “büyüleyici”. Ama İmparatorluk Kuranlar’daki bir tür kara büyü. Koyu karanlık, karamsar bir ortam; adım adım kararmayı da sürdürmekte. Her aşamada daha kara, daha umutsuz, bu nedenle daha unutkan, daha belirsiz, daha deli, daha delirtici… 

Üst-orta sınıf bir aile, bir gürültüden kaçıyor; her defasında daha yukarıya, daha küçük bir eve. Peki, ama gerçekte neden, kimden kaçıyor, hangi sebeple? Bilmiyoruz. Biz ne dersek, ne istersek olabilir. İşlenmiş bir suçtan, bir düşmandan, yoksulluktan, açlıktan… Siyasi iktidardan belki, ya da toplumun dayatmalarından… Ne olduğu, neden olduğu belirsiz, ama gittiği yeri görebiliyoruz biraz: her an kaçmaya odaklanıldığından aslında zaman yok, bu yüzden yaşanamayan hayatlar, bir bir vazgeçilen düşler var sahnede…

Şümürz’ün ne olduğu, kim olduğu belirsiz. Hatta var olup olmadığı da… Ama oyunun en büyük parçası, olmazsa olmazı o: her şeye sebep olan gürültünün kaynağı, ya da gürültünün ta kendisi belki… Hayatımızın tam ortasında duran, bizi belirleyen korkularımız mı, etkisinden köşe bucak kaçtığımız tehlikeler mi yoksa? Sessiz kaldıkça canını yakabildiğimiz, ama ona acı verdikçe bizi ürküten mi? Yerimiz mi daralıyor yoksa o mu büyüyor günden güne? Daha uzağa gitmemizi söyleyen bir uyarı mı, yoksa hiçbir şeyin değişmeyeceğinin sembolü mü? Hayatlarımız zaten zamanla eriyip tükenecek mi yoksa onu yok etmeye çalışırken mi tükeniyoruz?
Vian bunları yanıtlamaz, o, karakterlerin yerini belirler ve noktayı koyar. Okur adına karar vermeye yanaşmaz. Herkesin başka bir karar verecek olmasını umursamaz, anlatmak istediğini anlatmış ve büyüyü yaratmıştır, sonrasıyla ilgilenmez. Bu yüzden onun oyunlarını sahneye koymak, onu yeniden oyunlaştırmaktır bir anlamda.

Hayal Perdesi’nin İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz yorumunu 9 Aralık’ta, İzmir’de izledim. Makedonyalı Aleksandar Popovski’nin yönettiği oyunda Reha Özcan, Selin İşcan, Ayşe Lebriz, Selin Tekman, Tuba Karabey ve Nihat Alptekin yer alıyor. Sven Jonke tarafından yapılan sahne tasarımı gerçekten çok iyi, birkaç metre koli bandı ile yaratılan dünya, tuğlalardan, tahtalardan daha gerçek, daha çarpıcı olmuş.

Oyun boyunca benim bütün dikkatim Reha Özcan’ın üzerindeydi, çünkü oyunun bütün yükü –bence- baba karakterinin omuzlarındaydı, hem gerçek, hem de mecaz anlamıyla. Ve sürpriz değil, Reha Özcan kusursuzdu. Ailesi adına tüm kararları veren güçlü babayı da, kendisiyle çelişen nutuklarını atan içi boş burjuvayı da hakkıyla canlandırdı. 

Anneyi oynayan Ayşe Lebriz’i ben fazla teatral ve hikâyeden fazla uzak buldum. Çizilen karaktere uygun olmayan bir yorum değil bu, dolayısıyla bu bir eleştiri değil, tanımdır sadece. Kendimce hissettiğim eksiklik, oyuncunun sınırlarını görememekti, bu da oyunla ilgili bir eleştiri değil yine. 

Zenobya karakterini canlandıran Tuba Karabey, zeki ve isyankâr genç kızı başarıyla oynadı. Selin Tekman da hizmetçi Cruche rolünde hatasızdı. Komşu Nihat Alptekin’i çok kısa gördük, öyle kısa ki görmesek de olabilirdi. Zaten karikatürize bir rol olduğu için hakkında konuşmak zor.

Şümürz, sahneden hiç eksilmeyen ve her perdede biraz daha büyüyen bir “şey”di. Selin İşcan, bu yokken var, varken yok “karakter”e gerçekten can verdi. Hiç konuşmayan, sürekli itilip kakılan ama yok edilemeyen, her türlü tedbire rağmen yine de paçalara dolanan Şümürz, sahnede büyüdü, büyüdü, büyüdü… Oyunun kendisinden daha büyüleyici olan, Şümürz hakkında düşünebildiklerimizdi zaten. Selin İşcan gibi güzel bir kadının, bilinmezlerle dolu, “bakılmayacak kadar çirkin” Şümürz’e bürünmesi ise hem büyüleyici hem de ürkütücü. Onun inlemeleri ve mimikleri ile oyuna kattıkları ise yepyeni bir Sümürz tartışması başlatabilecek yeni sorular koyuyor önümüze: Ya Şümürz de bizim ondan korktuğumuz kadar korkuyorsa bizden? Ya o da kaçmaya çalışıyorsa? Ya tehlike bizsek? Ya gürültüyü biz yapıyorsak? Ya Şümürz, kaçmayı başaramadığımız gölgemiz, bakmaya korktuğumuz aynaysa? Ya bütün bu trajedinin sebebi onunla yüz yüze gelmeyi beceremeyişimizse? Ya bütün aradığımız iki lafın belini kırmaksa? Konuşmayı becerebildiğimizde çözülecekse sorunlar?

 (Bu yazı ilk olarak 10 Aralık 2015 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

4 Aralık 2015 Cuma

Önce Aşk Vardı…



28 Kasım Cumartesi gecesi NTV’de yepyeni bir edebiyat ve kültür-sanat programı başladı: “Önce Söz Vardı”. Çağdaş edebiyatın üç özel ismi, Ahmet Ümit, İskender Pala ve Mario Levi bir masanın etrafına oturmuş, seçtikleri bir konu üzerine tadına doyulmaz bir sohbete koyulmuşlar…  Ama sanki bu bir televizyon programı değil de NTV kameraları onları habersizce kayda almış ve bize göstermeye karar vermiş gibi. 


Ben programın başını kaçırdım ama açtığım andan itibaren akan sohbetin içinde buldum kendimi. Çocukluğumda TRT-2’de Attilâ İlhan’ı (Attilâ İlhan’la Zaman İçinde Yolculuk) izlediğim zamanları hatırladım. O yaşta anlamazdım pek, öyle otururdum ekranın karşısında belki anlarım diye; kalkamazdım da başından, çok sevdiğim biri izlememi önermişti çünkü... “Önce Söz Vardı”yı bu ruh hali ile izledim sonuna kadar. Ne mutlu ki bu kez konuşulanları anlayabiliyor, yaptıkları göndermelere onlarla birlikte gidiyor, hem düşünüyor hem hissedebiliyorum. 

İlk haftanın konusu olarak aşk seçilmiş. Leyla ile Mecnun’dan Romeo ve Juliet’e, Hüsn-ü Aşk’tan Anna Karenina’ya edebiyatın efsane aşklarıyla başlayan sohbet, aşkın çeşitli evrelerine, sevgiye, kıskançlığa, sevmenin türlü biçimlerine, yasak aşka, biten ilişkilere ama bitmeyen aşklara, hasrete, vuslata, derde, gözyaşına bulanıp aktı kalplerimize doğru. Ben kendi adıma hem çokça ders çıkardım aşka dair, hem üzerine düşünülecek yeni konular edindim, hem de okuma listemi güncelleme fırsatı buldum program sona erdiğinde.
Habersizce kaydedilmiş gibi dedim ya, en çok da bu halini sevdim. Sohbeti böyle kurguladıkları için mi bilmiyorum –ve hatta kurgu olduğuna da inanmak istemiyorum- ama bölümde en çok konuşan, akışı yönlendiren kişi İskender Pala idi. Pala coşkuyla bir şeyler anlatırken Ahmet Ümit’in onu nasıl keyifle izlediğini fotoğraflayıp başucuma koymak istedim. Muhtemelen oturduğum yerde, ben de suratımda aynı ifadeyle bakıyordum ekrana…

Kendime geldiğim bir ara not almaya başladım konuşulan konuları ve edebi referansları… Konu aşk olunca anılan isimler de büyük oluyor tabii: Fuzulî, Dante, Shakespeare, Mevlâna, Edgar Allan Poe, Şeyh Galip, Tolstoy, Flaubert, Stendhal, Attilâ İlhan, Cengiz Aytmatov, Charles Dickens… Daha sayılabilecek o kadar çok isim, örnek verilebilecek o kadar çok eser var ki, programı hep aşk teması üzerinden götürmek bile mümkün. Ana tema olmasa da aşk, kendini kurulacak her cümlede belli edecektir sanıyorum. Eh, bunca büyük yazar, bu koca edebiyat tarihi yanılıyor olamaz: Önce aşk vardı!

(Bu yazı ilk olarak 30 Kasım 2015 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.) 

2 Ocak 2015 Cuma

Yasaksa illâ ki söyle…



Aylar sonra Ankara. Eskimeyen Dost’un raflarında geziniyor gözlerim. Yılmaz Odabaşı’na rastlayıveriyorum apansız. Daha önce hiç görmediğim bir kitabıyla bakışıyoruz bir süre.  Aylardan Ağustos. 12 yıl aradan sonra meydana çıkmış yepyeni şiirler ve ben göz gözeyiz. Kitap Mayıs’ta basılmış ve benim hiçbir şeyden haberim yok. Doktora yapmaktan nefret ettiğim anlardan biri. Bunun reklam malzemesi yapılıp gözüme gözüme sokulmamış olmasına sevinmek için ise kitabı okuyup bitirmem ve diğer bütün detayların önemini kaybetmesi gerekiyor.

Yaşamı boyunca yasakların karşısında durmuş, bu yolda acılar çekmiş, bedeller ödemiş biri olarak Odabaşı, “Bana Yasak Sözler Söyle” diyor bu kez. Tam da kendi yasaklarımı çiğnemeye niyet etmişken olacak iş mi?

12 yıldır şiir yayımlamayan bir şairin yeni kitabı tedirginlik uyandırmıyor da değil. Ya eski şiirlerden bir seçkiyse bu? Yeni bir şiir kitabı yayımlamayacağını, “kendini oldurduğu kulvarlarda kendini taammüden yok etmeye azmettiğini” yazmamış mıydı en son? Raftan alıp incelemeye başlıyorum. İçindekiler listesinde tanıdık bir şiir yok, güzel. Rasgele bir şiir seçiyorum, almaya niyetlendiğim bütün şiir kitaplarına yaptığım gibi. “Hiçbir Ağıt Yokluğuna Denk Değil” isimli şiirin bulunduğu sayfayı seçiyor parmaklarım. Dizelerden önce öyle iki satır var ki, okuyor ve çakılı kalıyorum olduğum yere:





-Bazen hiç gelmeyecek biri de beklenir;
o bir düştür, yazgına, soluğuna eklenir...-





Ben ki sadece bir adım gerisinde duruyorum bir düşün, tam da o gün. Hiç gelmeyecek birini bekliyorum umutla. Elini hiç uzatmayacak birini. Hayatımdan hiç eksilmeyecek birini. Korkuyorum zaman zaman, ama yılmadan bekliyorum. Düşünüyorum ki en büyük düşümdür o an beklemekte olduğum, bir yol bulup da gerçeğe çıkarabileceğime hiç inanmadığım. Başkası anlamıyor bunu. Kimse yanıtlamıyor sorularımı. Ama şair ruhlara tercüman her zaman. O çoktan çözmüş bilmeceyi, not edivermiş işte bir kenara. Ben şimdi nasıl tutayım o yasak sözleri içimde?


12 Ağustos 2014


Aylar geçmiş, ben kimseyle paylaşamamışım yasak sözlere susamışlığımı, yaşlarıma yoldaş bir şairin yeni düşlerine kavuşmuşluğumu. Şimdi, yeni bir yılın başlangıcı, cesur yeni günlere taşısın diye beni –bizi– , daha görünür bir yerlere iliştirmeli okuduklarımı, düşündüklerimi.

Hayatın düşlere borcu bitmez de yasakların hayata borcu biter mi sanki?

2 Ocak 2015



21 Ekim 2014 Salı

Zaman Akar, Aşk Direnir

Birisi, her şeyi bırakıp senelerce beni izlemiş, beni incelemiş, dinlediğim ve söylediğim şarkılara, kurduğum ve birbiri ardına yıkılan hayallerime, yazdıklarıma ve yazamadıklarıma, söylediklerime ve söyleyemediklerime, hiç çekinmeden her fırsatta döktüğüm yaşlara, yaşadığımı zannederken yaşayamadıklarıma tanıklık etmiş; sonra da oturup romanını yazmış.

Ben olduğum anlaşılmasın diye karakteri erkek yapıp birkaç yaş büyütmüş, hikâyeyi Ankara’dan İstanbul’a taşımış, şarkılarımdan söz ederken Hakan’ın adını bile kullanmamış ve dahi başka küçük detaylar... Ama bütün takıntılarımla, kafamın içinde dönen, hiç yaşanmayan ama her bir karesi gerçekten daha gerçek olan senaryolarımla, kendi başıma biriktirdiğim sayısız hatıramla, gitgellerimle büyüyen hayali anakaramla, dönüp dolaşıp hep aynı hikâyenin aynı satırında kilitlenmelerimle ve elbette her saniye içimdeki radyoda çaladuran şarkılarımla beni yazmış...

İlk bölüm birebir ben, birebir benim hikâyem, benim aşkım, benim umutlarım... Her şeyin çok güzel olduğu, güzel şeylerin hiç bitmeyeceğini sandığım, sonsuza dek aynı günleri yaşasam hiç şikâyet etmeyeceğim çocukluk. Hâlâ her şeyiyle taptaze duran anılar. Ömrümün sonuna dek hep aynı şeyi söylemekten, hep aynı dileği tutmaktan, hep aynı şarkıyı söylemekten, hep aynı gözlerin hayaliyle uyuyup aynı gülüşü rüyamda görmekten, hep aynı sabaha aynı umutlarla uyanmaktan hiç sıkılmayacağımı adım gibi bildiğim, bundan bir fazlasını düşlemediğim günler. Çocukluk... Yine de her bir an yeni bir hayal kırıklığı, çünkü en sıradan anın bile hayali kurulmuş çoktan, hayat hiçbirini koymamış önüme ya da ben hiçbirine uzatamamışım elimi, elim böğrümde kalakalmışım öyle, öfkeyle...

İkinci bölüm hayallerden gerçeğe yürüme, hayallerin gerçek olabileceğine her şeyden çok inanma ve her zamankinden daha fazla yıkılma safhası. Yıkıntının içinden başımı uzatıp bakarken bile çocuk yaşta yaptığım tercihteki isabetle, kendi istikrarımla kendimce böbürlenme ve kendime -her nedense- her şeyden fazla güvenir olma hali. Gençlik... Zamanın bana oyunlar oynadığını sanmak: dünya benim çevremde dönüyor ya, bu yolun sonu da benim sevdama çıkacak elbet! Bütün hikâyenin benden ibaret olduğunu göremeyip sorunu hep dışarda ararken aynalara küsmek, hayatı tanıdığını sanırken kendine bile yaklaşamamak... Gençlik...

Üçüncü bölüm –ki ben de şu an hayatımın tam da bu evresinde olduğum sanrısındayım- akıldaki sorulardan mürekkep: Öyle mi böyle mi, doğru mu yanlış mı, haklı mıyım haksız mı, devam edecek mi bitti mi, bütün bu yaşananlar –ya da yaşanmayanlar- gerçek mi, bunların hepsi benim başıma mı geldi, gerçekten bu kadar uzun mu, hâlâ mı, son bir şansım daha olacak mı yoksa takatimin son damlasını da yok yere harcıyor muyum? Son bölüm sayısız kere aklımdan geçirdiğim ama gerçek olmayacağını içten içe bildiğim, yine de gerçek olmasını ta derinden istediğim kanlı canlı hayallerin betimi. Bütün bunlar bir işaret mi diye sorup duruyorum kendime, işaret olmasını isteyerek fakat neye işaret olacağını bilemeyerek. İçimden “yaşlılık” ya da “erginlik” demek istiyorum buna, biliyorum ki değil. Yirmi yıllık hayalleri sürükleyen bir anlatının nesi olgundur ki?

Kendime inanmıyorken, her şeyden geçmişken bile aklımdan geçirmemeyi beceremediğim o nihayete varıyor sayfaların yolu ve bir tek o zaman anlatmıyor beni. Romanlar hep öyle biter zaten; bense gerçeğini düşlemekten el çekemesem de romanların “başka türlü” bitmesini isterim hep, “öyle şeyler romanlarda olur” diyememek için belki de. Benim yolumunsa henüz bir sonu yok zaten –en azından kabullenebileceğim bir sonu yok.

Şimdiye dek okuduğum pek çok kitabın kahramanı olmak istedim ben; öyle hayatlar, öyle deneyimler yaşamak, öyle insanlar tanımak istedim. Sanırım ilk kez kendimi okudum sayfalar boyunca, kendi şapşallıklarıma, kendi aşkıma, kendi kadersizliğime tanık oldum, sözü edilmeye değer bir şeyler buldum senelerdir biriktirdiklerimde. Benim hikâyemin, adına aşk dediğim bütün o yılların bir sonucu yok henüz, onu bir sonuca ulaştırmaya cesaretim yok, belki de hiç olmayacak. Ama artık, bu sona dair bir tefekkürüm, söyleyecek yeni sözlerim var!

http://www.kirmizikedikitap.com/tanim.asp?sid=P1WU3MPP6K8KJJ6AGFNM

2 Ocak 2014 Perşembe

Bu Filmde Bir EKSİKLİK Var



- Bu yazı filmin içeriği hakkında bilgi (spoiler) içerir. -

Romanların filmleri, en kötü romanı bile daha çok sevelim diye çekiliyor olmalı...

“Bu İşte Bir Yalnızlık Var”’ı çıktığı zaman okumuştum, sene 2003, yaş 16: Arkadaşa âşık olmak nedir biliyorum da olmayacak birine âşık olmak nedir, onu henüz bilmiyorum. Belki de bu yüzden hiç yer etmemiş bende, tek bir satırını bile çizmemişim, bir daha elime almamışım kitabı. Filmi çekilmeseydi muhtemelen bir daha okuma isteği yine düşmezdi içime; ama bir filmi izlemeden önce hakkında tek satır bile okumaktan kaçan ben, ‘kitabın filmi’ denilince cilt cilt romanı bir an önce okumak üzere derin ateşlere düşen biriyim.

Şahane bir roman değil, ama derli toplu, ne dediğini bilen, tutarlı ve en önemlisi sakin bir hikâyesi var, Memet’in hikâyesi... Memet, romanın baş karakteri evet, ama kendi hayatında bile başrol olamayan bir adam; tedirgin, özgüvensiz, çekingen, idealleri olan ama onların arkasından da koşmayan yorgun ve durgun biri.

Filmde ise Memet öyle bir merkeze alınmış ki, sanırsınız perde arkasında bir yerlerde, bütün hikâyelere bir dokunmuşluğu var. Oysa ona dokunmaktan beter etmiş insanlar, vurmuş, kırmış, ruhunda hasar bırakmışlar... Kötü insanlarla karşılaşmamış belki ama yanlış tercihler, zamanla değişenler yıpratmış onu.

Hikâyenin odak noktası Memet’in Ayşe’ye aşkı değil, bu aşktan çekinmesi, kendi kendisiyle hesaplaşması, kendini durdurmasıydı; sevmekten acı duyması bir yana, kendini durdurmak zorunda olmaktan acı duymasıydı. Bu yüzden bu filmde bir eksiklik var. Memet’in aşkı, acısı var da, gelgitleri, tedirginliği, kaçışı yok. Seks yoksunluğu, aşka susamışlığı değil,  iyi arkadaş, iyi insan, iyi baba olma çabaları gösterilmeliydi. Vurup kıran bir adam değil, düşünen, tartan ama kararsızlığına çözüm bulamadığı için etkisiz kalan biri o, bu yüzden filmdeki o Kenan karakterine, Orhan’ın Zeynep’le ilişkisine, bunu öğrenip de güya Ayşe üzülmesin diye saklayan bir Memet’e hiç gerek yoktu. Memet, Ayşe’yi sevdiği için, o mutlu olsun diye ona yardım etmek isteyen biri değil, hissettiklerinin yanlış olduğunu düşündüğü için yapılması gerekeni yapmaya çalışan biri. En çok bunun atlanmış olması yaktı benim canımı.

Bu filmde bir eksiklik var: Sukûnet! 

Romanın bir yerinde, hayalinde, “Hayatımın sonuna kadar seni sevecekmişim gibi geliyor” diyor Ayşe’ye. İşte bu yüzden hem sevmekten vazgeçemiyor, hem de bir adım bile atmaktan aciz kalıyor; güçsüzlüğü, tam da içindeki kudretten kaynaklanıyor. Öyle derin bir yerden seviyor ki, bunun da geçmişte kalmasından, bir yerde tükenmesinden çekiniyor, susuyor. Onunla beraberken bitecek bir şey yerine ondan uzakta ama hiç bitmeyecek bir şeye sahip olmayı tercih ediyor.

İşte ben bu yüzden ağlıyorum Ayşe Memet’e sarılırken Memet elini kolunu nereye koyacağını şaşırdığında, çünkü insanın ellerinin fazla gelmesinin ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ayşe o anahtarları sehpaya bıraktığında tutamıyorum yaşlarımı, çünkü o anahtarlar tam avcumun ortasına bırakılmıştı bir gün ve ben gülümsemek zorundaydım o zaman. Ayşe Orhan’ı affettiğinde ben ağlıyorum Memet’e yine, ama üzüntüm Ayşe’yi kaybetmesine değil, “bir gün bitecek” lafının gerçekliğine, Orhan gibi bir adamı affedecek karakterde bir kadını sevmesine...

Filmin en iyi tarafının Veli rolündeki Ümit Erdim olduğunu söyleyeyim. İkinci en iyi şey müzikler, “Bu İşte Bir Yalnızlık Var” adıyla yapılmış her iki şarkı da şahane olmuş, eminim senelerce dinleyeceğim bu müzikleri, üçüncüsü ise Altan rolündeki Emin Gürsoy. Engin Altan Düzyatan beklentimin üzerinde, 42 yaşında bir adam olamamış ama onun haricinde eksiksiz oynamış. Özgü Namal ise ne yazık ki hiç olmamış ve bence bunun sebebi Namal değil, Ayşe karakterinin iyi yazılamamış olması. Gaye Gürsel (Nazlı) ne kadar battıysa gözüme (ve kulağıma) Devrim Akın (Cemil) o kadar parlıyordu. Atiye’nin de parlamasını bekliyordum, çünkü bence karaktere uygun bir tercihti ama acemiliktendir umarım, çok kasılmıştı, hiç samimi değildi.

Ayrıca asla anlayamadığım birkaç nokta: Kitaptaki Memet Olcay niçin Memet Soylu oldu filmde? Nihat Abi karakteri ve onun hikayesi neden bir kenara atılmıştı? Kitapta Ayşe’nin babası askerdi, filmde niçin Nazlı’nın babası asker oldu? Memet’in gençliğindeki grubun adı “Sessiz Gemiler”di, filmde neden “Mavi Hayaller” oldu? Ayşe’nin restoranı “Hanımeli” idi, neden “Neşeli Günler” oldu? En önemlisi, bu değişiklikler filme ne kattı? Cevap veriyorum, hiç!

Özetle, senaristi hiç beğenmedim, madem hikâyeyi değiştireceksiniz, neden buna ‘adaptasyon’ diyorsunuz? ‘Esinlenme’ deyin, siz de rahat edin, biz de edelim. Yönetmeni de beğenmedim. Gereksiz yakın çekimler, abartılı müzikler bir yana, Özgü Namal gibi bir oyuncuyu kifayetsiz bırakmışsınız ya, aşkolsun!

Son olarak, ismiyle müsemma, bütün derdi yalnızlık olan bir film, niçin mutlu sonla bitti? Mutlu sona kaç kişi ikna oldu?

Gala öncesi röportajda, filme iki tane son çektiklerini söylemişti Özgü Namal, öyle sanıyorum ki hikâyeye daha uygun ve kitaba sadık (yani en azından beni ikna edecek) olanı, bizim görmediğimiz diğeriydi...

28 Nisan 2012 Cumartesi

Neyin peşinde?

"Ya hepimiz zaten sahip olduğumuz bir şeyin peşindeysek?"

Guillaume Musso, Seni Bulmaya Geldim


Peki neden hep cevabına ulaşamayacağımız soruların peşinden koşuyoruz?