sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2015 Salı

Nadide Bir Kadın, Nadide Bir Film: Nadide Hayat

Çağan Irmak’ın son filmi Nadide Hayat 18 Aralık 2015 tarihinde gösterime girdi. Demet Akbağ’ın başrolünü oynadığı film, eşini kaybeden iki çocuk, bir torun sahibi Nadide’nin hayatına nasıl devam edeceği sorusu etrafında şekillenen olayları anlatıyor.
Film, ilk olarak, “Bundan sonra ne olacak” sorusunu soruyor Nadide’ye ve seyircilere. Bu toplumda hep olduğu gibi, sizin kendi hayatınız hakkında sorulan sorulara bir yanıtınız olmasa da çevrenizdekilerin onlarca yanıtı vardır. Evde oturup yaşlanmayı bekle, torununu büyüt gibi yanıtların tamamı bir rüyanın içine toplanıp sunuluyor Nadide’ye filmde. Nadide bunlara pek meyilli değil ama başka bir fikri de yok. Kanaviçe işlemek, fotoğraf çekmek, koroya katılmak gibi etkinliklerde deniyor şansını, ama aradığını bulamıyor. Çünkü aradığı, vakit geçirecek bir şeyler değil, kendini bulacağı bir şeyler aslında…
Tam pes edip çocuklarının “torun büyütme” seçeneğini değerlendirmeye karar verecekken filmin başından beri bir yerlerde karşısına çıkan su kaplumbağası imgesinin peşine düşüyor ve böylece başkalarının hayatlarını yaşaması istenen Nadide, kendinden vazgeçip başkalarının hayatlarını yaşamaya başladığı yere, yıllar önce terk ettiği üniversiteye dönüyor.
Aradan 30 yıl geçmişken üniversitede tutunabilmek bir yana, bir de gençlerin nobranlıklarıyla, hocaların hırslarıyla, insanların hoşgörüsüzlükleriyle baş etmeye çalışan Nadide’nin oldukça eğlenceli ve bir o kadar da sahici hikâyesini izliyoruz bundan sonra…

Filmin konusu hakkında daha fazla konuşup izleyecek olanların keyfini kaçırmak istemem, burada durup konuyu biraz değiştirelim. Benim kanaatim, Nadide Hayat’ın, Çağan Irmak’ın Dedemin İnsanları’ndan bu yana çektiği en iyi film olduğu yönünde. Aradaki iki filmde, Tamam Mıyız ve Unutursam Fısılda da, beni tam olarak ikna etmeyen bir şeyler vardı, sanki çok uzak bir yerden sesleniyordu o filmler ve ben ne kadar istesem de yakınlaşamıyordum. Bir Çağan Irmak hayranı olarak da bundan büyük rahatsızlık duyuyordum.
Nadide Hayat ise bana çok gerçek geldi. Belki de bu aralar en çok sükûneti izlemeyi sevdiğimdendir, ama trafik kazası, hastane önünde saatlerce beklemeler, aldatmalar, birbirinin ardından iş çevirmeler, yalanlar olmadan da baştan sona merak uyandırıcı ve akıcı bir film yapılabildiğini görmek beni mutlu etti. Seyirciye bir felaketler silsilesi sunarak, alttan alta, “bak, sen de farklı olmaya çalışırsan başına böyle bin türlü iş gelir, ayağını denk al” mesajı vermek yerine, “herkesin ne söylediğini boş ver, cesaretini topla ve kendi hayatının iplerini kendi ellerine al” diyen bir film bu.
Evet, Nadide de zorluklarla karşılaşıyor bu yolculukta. Onun da baş etmesi gereken insanlar, “dişlerini göstermesi” gereken zamanlar var, ama bunu kimseyi incitmeden, seyirciye de mantıklı bir olaylar dizgesi sunarak yapıyor. Bu yüzden de nadide bir film.
Nadide rolünde Demet Akbağ’ın çok iyi olduğunu çeşitli tasvirler ve büyük sıfatlarla ifade etmeme gerek yoktur sanıyorum. Akbağ, eğer bir gün kötü oynarsa o zaman bunun bir haber değeri olacak. Yetkin Dikinciler de ona keza. Biraz ters ve dişli bir karakteri oynadığı için başlarda soru işaretleri bıraksa da hikâyenin akışı içinde ona yeniden hayran olmakta zorlanmıyoruz. Genç oyuncular da oldukça iyilerdi ama ben özellikle Efecan Şenolsun ve Irmak Örnek üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

Efecan Şenolsun’u Güneşi Beklerken’deki Can rolüyle tanımıştık. Çok fazla hareket alanı olmayan bir roldü o, ama Efecan da kötü değildi. Burada ise geçişleri olan bir rolde kendini gösterme şansı bulmuş. Kendi içindeki heyecanı ve coşkuyu bastıran, “içine dede kaçmış” durağan Cem’i de, kendi kendine vurduğu zincirlerden kurtulurken gözlerinden ateş çıkan Cem’i de başarıyla oynadı. Yetmedi, bir de üstüne şarkı söyledi, tadından yenmez oldu.

Filmde Aylin karakterini canlandıran Irmak Örnek’le ilgili olarak ise bizzat tanık olduğum bir anıyı paylaşayım. Irmak’la aynı üniversitede, aynı dönemde okuduk. Irmak o zamanlar da oyunculuğa tutkundu, tiyatro kulübünün en aktif üyelerinden biriydi. 2009 yılında Çağan Irmak bir söyleşi için bizim üniversitemize gelmişti ve Irmak ona, “Bir filminizde bana da rol verir misiniz?” diye sormuştu. Çağan Irmak ise, karakterleri şekillendirirken bir oyuncuyu gözünde canlandırarak yazdığını, bu nedenle tanımadığı insanlara rol vermeyi tercih etmediğini söylemişti. Irmak’ın uzun zamandır İstanbul’da olduğunu, şehir tiyatrolarında oynadığını ve hayallerinin peşinden ayrılmadığını biliyordum, bazı dizilerde de izlemiştim ama adını Nadide Hayat jeneriğinde görünce bu diyalogu hatırladım ve bu filmin, yalnızca Nadide’nin hayallerini gerçekleştiren bir film olmadığını görmekten ayrıca mutlu oldum.
Son olarak, filmden bir cümleyi burada alıntılamak isterim. Nadide’nin Cem’in sonunda kalbinin kırılacağı bir şeyin peşinde olmasından endişelendiği bir anda, Kaptan Yusuf ona şöyle der: “Her şeyin sonunda insanın kalbi kırılır.” Kalbimiz her an kırılabilir, ama bundan korkup yaşamaktan vazgeçmezsek nadide bir hikâyemiz de olabilir…

(Bu yazı ilk olarak 27 Aralık 2015 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

19 Ocak 2015 Pazartesi

Bize hep masal anlat Burak!


Çocukluğumda bana masal anlattılar mı, bilmiyorum. Dinleyerek öğrendiğim bir masal yok, onu biliyorum ama. Bildiğim tüm masalları okuyarak öğrendim ve okumayı öğrendiğimde diğer kitapları da keşfettiğim için fazla masal da bilmem. Gene de severim masalları, daha doğrusu masal fikrini severim, her şeyin mümkün olmasını. Her şey mümkündür ama hep aynı şeyler olur bildiğimiz masallarda, nedense.

Burak Aksak’ı da severim ben. Çünkü onun yazdığı masalı çok sevdim. Onun  yarattığı dünyayı sevdim, yazdıklarının içine kendinden bir şeyler koymaktan çekinmeyişini sevdim, böylece ben de kendime bir şeyler katabildim o masaldan; küçük bir kuşum olduğunda hiç düşünmeden ‘Mecnun’ dedim ona, yakın arkadaşlarıma ‘müdür’ diye hitap etmeye başladım, bir seslenme sözcüğü olarak ‘hop’, bir ölçü birimi olarak ‘at’, bir sevgi sözcüğü olarak ‘gerizekalı’ yerleşti dilime (insanların zeka seviyelerinin onlara dair hiçbir bilgi vermediği bir dünya bu, bunu söyleyerek kimseyi aşağılayamaz, mutsuz edemezsiniz, masal dedikleri tam da böyle bir şey değil mi), sahilde durup hiç gelmeyecek bir gemiyi beklemenin umudunu taşımayı öğrenemedim belki ama renkli bir hayatın o kadar da ulaşılmaz olmadığını öğrendim. Bütün bunlarda (ve daha fazlasında) yalnız olmadığımı da biliyorum.

Bu yüzden de onu çok iyi tanıyor gibi hissederim ne zaman adı geçse. Bana Masal Anlatma, hiç tanımadığım birinin değil de, sanki yakın arkadaşımın, kuzenimin çektiği bir film. Öyle bir heyecan duyarak saydım günleri, filmi izlediğim güne sırf onu izlemek için uyandım mesela... Filme tarafsız bakmam da mümkün değil sanırım, ama söylemek istediğim çok şey var, susamam.

Bugün itibariyle üç kez izledim filmi, devamı da gelecek. Ben de tıpkı Jilet gibi, ‘seversem abartırım’ çünkü...

Öncelikle ilk uzun metraj denemesi bu Aksak’ın, bu nedenle bazı şeyler mazur görülebilirdi ama hiç gerek yok böyle bir toleransa, her şey yerli yerinde. Öyle ki, müşkülpesent bir izleyici olarak filmlerini ve kurduğu dünyaları çok beğendiğim yönetmenlerin çoğunun oyuncu seçimlerini hatalı bulan ben, bu filmde takacak kimseyi bulamadım, ‘bunun bu filmde ne işi var’ dediğim hiçkimse olmadı. Bir tek Tarık Ünlüoğlu’nu fazla teatral buldum, bu nedenle filmin gerçekçi olmayan tek kişisiydi diyebilirim Timur Arslan için. Gerçi mahalledeki herkes için karakter yazılmışken zenginlerin birer tip olarak kalması bilinçli bir tercih olabilir, ama yine de daha gerçekçi yorumlanmasını tercih ederdim Timur rolünün.

Masal anlatanların dünyasına burun kıvırıp bizim gezegenimizin bir parçası olmayı seçen bir film bu, ben de defaaten izliyorum, her seferinde daha çok gülüyor ve daha çok ağlıyorum, daha bir içime işliyor yaşananlar ve yeteri kadar çok izlersem o dünya gerçek olacakmış hissinden kurtulamıyorum. Beğendiği kadın onun kullandığı minibüse binsin diye okulun önündeki duraktan hemen önce dakikalarca bekleyen bir dolmuş şoförünün varolma ihtimali başlı başına bir masaldır bence, ben böylesine masal derim. Gerçek olamayacak şeylerin yaşanması değil, gerçek olamayacak kadar güzel şeylerin olması masaldır bana göre - dünya o kadar kirli ki. (Iyyyy! Klişeden ölen var be!) Eline bir tane iğne battı diye onlarca yıl uyuyup bir öpücükle (sıradan bir öpücük de değil, prensin öpücüğü olacak illa, yoksan uyanmaz hanfendi!) uyanan prenses değil, çağrılmadığı güne gidip evdeki herkesin açıklarını yüzüne vuran komşu kadındır masal kahramanı. ‘Normal’ denilen o ne idüğü belirsiz toplum baskısının sınırlarını zorlamayacaksan masal anlatma be kardeşim, sağımız kural, solumuz günah zaten.

Başkaları gerçek diye gözümüze sokmaya çalışsın entrikaları, oyunları, sahte çatışmaları... Sen bize hep masal anlat Burak! (Daha fazla kibarlık yapamayacağım, isminle seslenmek istiyorum sana Burak, sen de Funda diyebilirsin bana...)

Aklıma Takılanlar -1: ‘Neriman, Suriçi’nin en büyük yangını’

İlk izleyişimde mahallenin renklerinden biri diye düşünmüştüm Jilet ve Neriman’ın hikâyesini. Neriman’ın mahalleye dönme kararını da kentsel dönüşümün tersi yönünde bir hareket olarak okumuştum. Fakat kafamda oturmayan bir şeyler vardı. Timur Arslan’ın karısı olan bir Neriman, öyle giyinmemeli, saçlarını, tırnaklarını o biçimde kullanmamalı, yabancı insanlarla aynı masada öyle gider yapmamalıydı. Olmamıştı bu karakter. Zenginleri yazmakta sorun yaşadığını düşündüm Burak’ın.

İkinci izleyişimde, Neriman’ı mahalleye döndürenin zaten o olmamışlık olduğunu gördüm. Aynı olmamışlıkla karşılıyordu Jilet de onu, ‘topal diyorlar artık bana’ diyordu. Yalandı. Orası ‘öyle’ bir mahalle değildi çünkü, topal demezlerdi kimseye, deseler de aşağılamak olmazdı bunun anlamı, güzelleşirdi sözcük.

Sonra bunun da başka bir hikâye olduğunu okudum, dahası vardı, gelecekti, ne âlâ! Bu gözle üçüncü izleyişte daha çok ağladım çaresizce ‘Topal!’ diye seslenişine Neriman’ın...


Aklıma Takılanlar -2: Çekilen ama kurguda atılan sahneler

İlk izleyişimde fark ettim ki fragmanda gördüğümüz bazı sahneler filmde yoktu. Sonra okuduğum röportajlardan öğrendim ki süre çok uzun oldu diye filmden yaklaşık 20 dakikalık sahne atılmış. Aldı beni bir düşünce, acaba neleri kaçırdık diye. İkinci ve üçüncü seferimde, hangi sahneler atılabilirdi, hangileri başka sahnelerle bağlantılı diye sahne avına çıktım kendimce. Hiçbir sahneyi atamadım ve bu yönüne de hayran oldum filmin, hikâyesi böyle iyi örülmüş komedilere pek rastlanmıyor, ne yazık ki. Ve ben filmin DVD’sinin o atılan sahneleri de içermesini, hatta bir “Director’s Cut”versiyonu içermesini diliyorum bu masaldan.

Ayrıca zannediyorum içinde Emrah Kaman’ın bulunduğu daha fazla sahne vardı fakat atıldı, zira giriş jeneriğinde adının yazmasını gerektirecek kadar rolü yoktu Kaman’ın bizim izlediğimiz kurguda.


Aklıma Takılanlar -3: Göndermeler

Filmin başında animasyon eşliğinde anlatılırken geldiği masal, Ayperi’nin kanının damladığı yerde çiçekler açıyor hani. İşte L&M ikinci sezonda, Mecnun’un Sedef ve Şirin arasında kime vereceğine bir türlü karar veremediği, fakat doğru kişiye verildiğinde hiç solmayan masal çiçeği o... Bir de kavga sahnelerinde gördüğümüz duvar yazısı var: O gemi bir gün gelecek!

Rıza’nın annesi güne gider, ayıla bayıla yer mercimek köftelerini. Peki ne der köftelere uzanırken? ‘Aaa! Mercimek köftesi mi o? Bayılırım!’ Siz de Gülen Gözler’de Adile Naşit’in ‘Aaa Nane likörü! Bayılırım!’ repliğini hatırladınız mı benim gibi, “Beterin beteri var, haline şükret dostum” diye şarkı söylemeye başladınız mı içinizden?

‘İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız’ eşliğinde son durağa getirdiğinde minibüsü, her şeyi bırakıp sevdiği kızın peşine gidince Rıza, ‘Ah ulan Rıza’ dediğinde Jilet Abisi, aynı şeyi düşünmediysek, zaten aynı dili konuşmuyoruzdur ey okur.

Madam’ın ölümünün ardından annesini televizyona boş boş bakıp ağlarken gören Rıza, annesine sarılır önce, sonra televizyonu kucaklayıp Madam’ın evinin önüne götürür, maç yapan çocuklara kale direği olsun diye. Hooop! Oldu mu nur topu gibi bir Vizontele göndermesi?


Aklıma Takılanlar -4: Kurgu hataları

Rıza’nın kahvede ‘bildiğim her şeyi öğreteceğim Ayperi’ye’ dediği ve kahvedeki herkesin fütursuzca güldüğü sahnede, iki plan arası geçişte Cihan Ercan’ın oynadığı Kubilay karakterinin sevimli gülüşü art arda iki planda birbirinden o kadar farklı pozisyonlara atlıyor ki, fark etmemek imkânsız.

Bir de şu anlata anlata bitiremediğim gün sahnesinin en başı, Selma Hanım kapıyı çalıyor. Saçları örülmüş, o örgüden topuz yapılmış ve kırmızı çiçekli kocaman bir toka ile tutturulmuş. Gün sahnesi boyunca saçlar aynı. Selma Hanım günden çıkıp eve geliyor, o çiçekli toka gitmiş, saçlar tek örgü halinde sırtına sarkıyor.



21 Şubat 2014 Cuma

Leo -kahrolası- DiCaprio!

Siz siz olun, bir filmi yalnızca Martin Scorsese yönetiyor ve Leonardo DiCaprio oynuyor diye izlemeyin. Özellikle de sinemada, hele de film üç saatse... Ne en büyük boy filtre kahve açabilir uykunuzu, ne de DiCaprio’nun (ya da Margot Robbie’nin, tercihe göre) güzelliğine kaptırabilirsiniz kendinizi... (Ben, Jean DuJardin’i bile tanıyamadım, o derece!) Geçerli bir sebep bulamıyorsanız izlemeyin. Yapmayın.

Spoiler olmasın diye çabalamaya gerek bile duymadan yazıyorum, zira film keyfinizi (!) baltalayacak kadar “özel” bir hikâye zaten yok filmde. “The Wolf of Wall Street” (Wall Street’in Kurdu), bizdeki adıyla “Para Avcısı”, herkesin cepten yediği bir film olmuş. imdb.com’daki puanının 8,5 olmasının başka bir anlamı olmasa gerek. (Varsa, n’olur bana da anlatın!)

Tertemiz, adeta bir çöpsüz üzüm sayılabilecek biriyken Wall Street’te çalışmaya başlayıp paranın önce kurdu, sonra köpeği olan ve envai çeşit pisliğe bile isteye bulaşan bir adam. Ne sevgiyi biliyor, ne şefkati, ne merhameti, ne de sadakati. “Dini imanı para olmuş” deriz ya, aynen öyle. Eh, tabii FBI düşüyor peşine, tökezlediği ilk anda da biniyorlar tepesine. Filmin hikâyesi bundan ibaret desem, yeridir. Bu bir sorun olmayabilirdi tabii, Marquez de Kırmızı Pazartesi’de işleneceğini herkesin bildiği bir cinayeti anlatıyor neticede, filmi sürükleyen şeyin merak duygusu olması şart değil. Neyi anlattığın değil, nasıl anlattığın öne çıkar bazen. Ama üzgünüm, bu film, o film değil; bu filmi “sürükleyen” hiçbir şey yok!

İyi sahneler, iyi diyaloglar, iyi fikirler yok mu, var. İyi oyuncular yok mu, âlâsı var. Ama bunların hepsini toplayıp üç saate bölünce geriye kalan, Leonardo’nun nedense siyaha boyanmış saçları ve çirkin göbeği, uyuşturucu ve seks bağımlılığı ile para hırsı oluyor sadece. Ha bir de, 3 saat boyunca 3 bin kez duyduğumuz “fucking” sözcüğü. Yan yana gördüğüm her iki sözcüğün arasına bir “kahrolası” ekleyesim geliyor filmden çıktığımdan beri. (Ve farkındayım, çok kafayı taktım bu üç saat meselesine.)

DiCaprio bu sene Oscar’ı alır mı? Alır gibi geliyor bana. Hak etmediğini düşündüğümden değil, bütün kariyeriyle hak ediyor o ödülü, ama bu filmle alırsa gerçekten üzülürüm. Bir dahaki sefere alsın mümkünse...

2 Ocak 2014 Perşembe

Bu Filmde Bir EKSİKLİK Var



- Bu yazı filmin içeriği hakkında bilgi (spoiler) içerir. -

Romanların filmleri, en kötü romanı bile daha çok sevelim diye çekiliyor olmalı...

“Bu İşte Bir Yalnızlık Var”’ı çıktığı zaman okumuştum, sene 2003, yaş 16: Arkadaşa âşık olmak nedir biliyorum da olmayacak birine âşık olmak nedir, onu henüz bilmiyorum. Belki de bu yüzden hiç yer etmemiş bende, tek bir satırını bile çizmemişim, bir daha elime almamışım kitabı. Filmi çekilmeseydi muhtemelen bir daha okuma isteği yine düşmezdi içime; ama bir filmi izlemeden önce hakkında tek satır bile okumaktan kaçan ben, ‘kitabın filmi’ denilince cilt cilt romanı bir an önce okumak üzere derin ateşlere düşen biriyim.

Şahane bir roman değil, ama derli toplu, ne dediğini bilen, tutarlı ve en önemlisi sakin bir hikâyesi var, Memet’in hikâyesi... Memet, romanın baş karakteri evet, ama kendi hayatında bile başrol olamayan bir adam; tedirgin, özgüvensiz, çekingen, idealleri olan ama onların arkasından da koşmayan yorgun ve durgun biri.

Filmde ise Memet öyle bir merkeze alınmış ki, sanırsınız perde arkasında bir yerlerde, bütün hikâyelere bir dokunmuşluğu var. Oysa ona dokunmaktan beter etmiş insanlar, vurmuş, kırmış, ruhunda hasar bırakmışlar... Kötü insanlarla karşılaşmamış belki ama yanlış tercihler, zamanla değişenler yıpratmış onu.

Hikâyenin odak noktası Memet’in Ayşe’ye aşkı değil, bu aşktan çekinmesi, kendi kendisiyle hesaplaşması, kendini durdurmasıydı; sevmekten acı duyması bir yana, kendini durdurmak zorunda olmaktan acı duymasıydı. Bu yüzden bu filmde bir eksiklik var. Memet’in aşkı, acısı var da, gelgitleri, tedirginliği, kaçışı yok. Seks yoksunluğu, aşka susamışlığı değil,  iyi arkadaş, iyi insan, iyi baba olma çabaları gösterilmeliydi. Vurup kıran bir adam değil, düşünen, tartan ama kararsızlığına çözüm bulamadığı için etkisiz kalan biri o, bu yüzden filmdeki o Kenan karakterine, Orhan’ın Zeynep’le ilişkisine, bunu öğrenip de güya Ayşe üzülmesin diye saklayan bir Memet’e hiç gerek yoktu. Memet, Ayşe’yi sevdiği için, o mutlu olsun diye ona yardım etmek isteyen biri değil, hissettiklerinin yanlış olduğunu düşündüğü için yapılması gerekeni yapmaya çalışan biri. En çok bunun atlanmış olması yaktı benim canımı.

Bu filmde bir eksiklik var: Sukûnet! 

Romanın bir yerinde, hayalinde, “Hayatımın sonuna kadar seni sevecekmişim gibi geliyor” diyor Ayşe’ye. İşte bu yüzden hem sevmekten vazgeçemiyor, hem de bir adım bile atmaktan aciz kalıyor; güçsüzlüğü, tam da içindeki kudretten kaynaklanıyor. Öyle derin bir yerden seviyor ki, bunun da geçmişte kalmasından, bir yerde tükenmesinden çekiniyor, susuyor. Onunla beraberken bitecek bir şey yerine ondan uzakta ama hiç bitmeyecek bir şeye sahip olmayı tercih ediyor.

İşte ben bu yüzden ağlıyorum Ayşe Memet’e sarılırken Memet elini kolunu nereye koyacağını şaşırdığında, çünkü insanın ellerinin fazla gelmesinin ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ayşe o anahtarları sehpaya bıraktığında tutamıyorum yaşlarımı, çünkü o anahtarlar tam avcumun ortasına bırakılmıştı bir gün ve ben gülümsemek zorundaydım o zaman. Ayşe Orhan’ı affettiğinde ben ağlıyorum Memet’e yine, ama üzüntüm Ayşe’yi kaybetmesine değil, “bir gün bitecek” lafının gerçekliğine, Orhan gibi bir adamı affedecek karakterde bir kadını sevmesine...

Filmin en iyi tarafının Veli rolündeki Ümit Erdim olduğunu söyleyeyim. İkinci en iyi şey müzikler, “Bu İşte Bir Yalnızlık Var” adıyla yapılmış her iki şarkı da şahane olmuş, eminim senelerce dinleyeceğim bu müzikleri, üçüncüsü ise Altan rolündeki Emin Gürsoy. Engin Altan Düzyatan beklentimin üzerinde, 42 yaşında bir adam olamamış ama onun haricinde eksiksiz oynamış. Özgü Namal ise ne yazık ki hiç olmamış ve bence bunun sebebi Namal değil, Ayşe karakterinin iyi yazılamamış olması. Gaye Gürsel (Nazlı) ne kadar battıysa gözüme (ve kulağıma) Devrim Akın (Cemil) o kadar parlıyordu. Atiye’nin de parlamasını bekliyordum, çünkü bence karaktere uygun bir tercihti ama acemiliktendir umarım, çok kasılmıştı, hiç samimi değildi.

Ayrıca asla anlayamadığım birkaç nokta: Kitaptaki Memet Olcay niçin Memet Soylu oldu filmde? Nihat Abi karakteri ve onun hikayesi neden bir kenara atılmıştı? Kitapta Ayşe’nin babası askerdi, filmde niçin Nazlı’nın babası asker oldu? Memet’in gençliğindeki grubun adı “Sessiz Gemiler”di, filmde neden “Mavi Hayaller” oldu? Ayşe’nin restoranı “Hanımeli” idi, neden “Neşeli Günler” oldu? En önemlisi, bu değişiklikler filme ne kattı? Cevap veriyorum, hiç!

Özetle, senaristi hiç beğenmedim, madem hikâyeyi değiştireceksiniz, neden buna ‘adaptasyon’ diyorsunuz? ‘Esinlenme’ deyin, siz de rahat edin, biz de edelim. Yönetmeni de beğenmedim. Gereksiz yakın çekimler, abartılı müzikler bir yana, Özgü Namal gibi bir oyuncuyu kifayetsiz bırakmışsınız ya, aşkolsun!

Son olarak, ismiyle müsemma, bütün derdi yalnızlık olan bir film, niçin mutlu sonla bitti? Mutlu sona kaç kişi ikna oldu?

Gala öncesi röportajda, filme iki tane son çektiklerini söylemişti Özgü Namal, öyle sanıyorum ki hikâyeye daha uygun ve kitaba sadık (yani en azından beni ikna edecek) olanı, bizim görmediğimiz diğeriydi...

13 Ocak 2012 Cuma

Zenne

“Bu bir masal olsaydı, şöyle başlardı: ‘Bir zamanlar bir araya gelmesi imkansız üç arkadaş vardı...”
Onlar birlikte yaşamayı, birbirlerini sevmeyi, birbirlerine güvenmeyi öğrendiler... Ya biz?

Her şeyden önce, böyle bir film yapılabildiği için gurur duydum bir insan olarak. Birinin ölümünden toplumun ikiyüzlülüğüne böyle derinden dokunan bir hikaye çıkabilmesi, bütün kösteklemelere rağmen bu ülkede bu filmin ortaya çıkarılması onur verici...

Ve siz, filmin ortasında salonu kaçarcasına terk edenler! Sizinle aynı havayı soluyor olduğum için utanıyorum!

Ey İzmir insanları! Büyük (!) şehrimizde yalnızca 2 salonda (Konak AFM Passtel ve Çiğli Cinecity Kipa) oynayan ve muhtemelen 1 haftadan uzun süre vizyonda kalamayacak olan bu filmi kaçırmayın!

Zenne Fragman