günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2026 Salı

Merhaba Ernaux, Elveda Ernaux

 

Kitap kulübümüzde Annie Ernaux'nun Babamın Yeri kitabı öneriliyor. Kitap ince, yazar Nobelli ve kadın, çoğunluk destekliyor. Güzel. Kitabı alıyorum, okuyorum, bitiriyorum ve düşünüyorum: Ben şimdi ne okudum?

 

Babanın ölümüyle başlayan ve babayı, babayla ilişkiyi anlattığını iddia eden bir anlatı. Kapakta "roman" yazıyor ama uzaktan yakından alakası yok roman türüyle. Kısa olduğundan, otobiyografik niteliği nedeniyle kurmacadan uzak olduğundan ya da bütünlük sorunlarından dolayı değil. Kitapta bir karakter olmadığı için, konu ölüm olmasına rağmen duygu barındırmadığı için, insanlığa mesafeli olduğu için…

 

Anlayacağınız mutsuzum. Yine de, böyle bir kitabın bir yazarı değerlendirmek için uygun ve yeterli olmadığını düşünürek (ve Can Yayınları'nın uzun süredir benim okunacak kitap arayışımda bir pusula olmaktan çıktığını ne yazık ki unutarak) sırasıyla Bir Kadın, Boş Dolaplar ve Seneler'i okuyorum. Hissiyatım değişmediği gibi fikrim de keskinleşiyor ve yazara haksızlık ettiğimi düşünmeden konuşabiliyorum artık: Bu kitapların hepsi aynı! Hep aynı şey, hep aynı mesafeden, hep aynı rahatsızlıkla yazılmış.

 

Dönüp Nobel komitesinin ödülü verme gerekçesine bakıyorum:

 

"…kişisel hafızanın kökleri, kolektif baskılanması ve yabancılaşması konusunda gösterdiği cesaret ve klinik duyarlılık konusundaki çalışmaları sebebiyle…"

 

Ben "klinik keskinlik" diye çevirirdim (İngilizcesi "clinical acuity"), zira "duyarlılık", duygulardan özenle arındırılmış bu metinler için uygun bir sözcük seçimi değil bence. Fazlaca abartılı bulsam da bu övgüyü, özünde haklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Benim rahatsızlığımın, mutsuzluğumun sebebi, ilk kitapta özgün olan bu üslubun sürekli tekrarlandıkça tavsaması…

 

Bu kez yazarın Nobel konuşmasına gidiyorum:

 

Kitaplarında hiç rastlamadığım türden süslü, teşbihlerle dolu cümlelerle başlıyor teşekkür konuşması. Ardından büyük bir iddia geliyor: "Halkımın intikamını almak için yazacağım." Benim de içimden, "Sakin ol şampiyon!" demek geçiyor sadece. Edebiyatı yeni baştan yazacakmış gibi büyüklenmenin gereği var mı? O büyüklüğe ulaşmış/ulaşabilecek biri böyle laflar eder mi? Her şey bir yana, Egodan arındırılmış, steril, mesafeli bir dil kurma hedefiyle yola çıkmış bir yazarın yazma anlayışıyla uyuşuyor mu?

 

İlerleyen cümlelerde edebiyat anlayışını ("Edebiyat benim farkına varmadan toplumsal çevremin karşısında konumlandırdığım bir kıta gibiydi. Ve yazmayı tam olarak gerçekliği yeniden biçimlendirmek olarak görüyordum"), edebiyattaki hedefini ("yalnızca benim yazabileceğim bir kitabı yazmak") ve bütün bunları nasıl yapacağını söylüyor ("şimdi mesele, baskılanan hafızada bulunan ve hakkında konuşulamayanlara dalmak ve halkımın yaşamına etki edecek bir ışık tutmaktı"), kurmak istediği dilin çok çok uzağında ve yükseğinde duran sözlerle.

 

Esasında benim bunlara itirazım yok, hatta zaman zaman katıldığım da oluyor bu fikirlere. Ama… Aklımda bir "ama" var hep. Ernaux kesinlikle benim yazarım değil ve bunda da hiçbir problem yok. Tüketmeye ömrümün yetmeyeceği kadar yazar bulabilirim kendime. Ama Nobel komitesi Ernaux'da ne gördü, onu Marquez'in, Camus'nün, Hemingway'in yanına hangi sebeple koydu, bunu anlamaya çalışıyorum. Olmuyor.

 

Yazık ki edebiyatın içinden bir yanıt bulamıyorum buna. Ernaux yeni bir şey yapıyor, kabul, bu yeniliği net olarak görüyorum ben de ve çok değerli de buluyorum. Oto-kurmacaya ve bu türün bize hakikati borçlu olmadığına da bir itirazım yok. Benim itirazım, bu "klinik keskinliğin" insanı, duyan, hisseden, yaralanan, düşen, kalkan, tekrar deneyen insanı hep aynı soğuk duvarlar ardında bırakmasına. Utanç ve öfkeden başka tüm duyguların yok sayılmasına. "[Y]azmayı tam olarak gerçekliği yeniden biçimlendirmek olarak" gören bu keskin gözlerin gerçekliği hep aynı şekilde biçimlendirmesine. Edebiyatın dilinin "başkaldırı dili" ile "burjuva dili" diye ayrılmaya çalışılmasına.

 

Ernaux Babamın Yeri'nde, "Proust ya da Mauriac'ı okurken, babamın da çocukluğunun geçtiği zamanlardan bahsettiklerine inanamıyorum. Babamınki Ortaçağ'a aitti," diyor. Burada çok önemli bir tespit var bence de. Ama bunun nasıl yorumlanacağı hususunda ayrışıyoruz: Ernaux bu yazarların gerçeği manipüle ettiklerini ima eder görünüyor. Belki de öyledir ama yazının niteliğinden bir şey eksiltmez bu. Ya da başka türlü yazmanın zorunlu olarak daha nitelikli olacağını söylemez. Bunlardan birini daha sahici yapan şey nedir ki?

Velhasıl Ernaux bana hitap etmedi. Daha ötesi, kendi vaatlerini de yerine getiremediğini düşünüyorum. Nobel'i nasıl ve niçin aldığına dair spekülasyon yapmanın okuduklarıma bir katkısı yoki bu nedenle hipotezlerimi kendime saklıyor ve Ernaux ile vedalaşıyorum. 

Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddederken, onu başkalarının övgüleri ya da yergileriyle değil, yalnızca kendi sözcükleriyle değerlendirmemizi istediğini söylemişti Sartre. Ona bir kez daha hak veriyorum. Nobel almadan önce okusaydım bambaşka fikirlerim olabilirdi Ernaux hakkında. Ama beklenti çoktan oluştu ve yıkıldı bile…


2022 Nobel Edebiyat Ödülü'nü Annie Ernaux kazandı: https://www.gazeteduvar.com.tr/2022-nobel-edebiyat-odulunu-annie-ernaux-kazandi-haber-1583789

Annie Ernaux’nun Nobel konuşması: https://www.gazeteduvar.com.tr/annie-ernauxnun-nobel-konusmasi-haber-1593128

 

 

12 Şubat 2023 Pazar

Felekten Saadet Çalınmaz Cicim

Ari Barokas'ın son albümü Bu Toprak Senin'i dinlediğim günden beri tek bir şarkı çalıp duruyor zihnimde.

 

Şarkı söylenecek, dinlenecek, şarkılardan konuşulacak zaman değil belki, belki haklısınız. Ama benim zihnimde şarkılar hiç susmaz. Mutluluğum, sıkıntım, acım, kederim, umudum, hayal kırıklığım hep dilimde, hep bir şarkıyla çıkar gün yüzüne. Sesimi duymazsınız belki ama içimde şarkılar çalar hep, benim için nefes almak gibi bir şey bu.

 

Ve hiçbir şarkı yalnız başına gelmez, geçmişten bir şeyleri de alır yanına, o anki ruh ve zihin durumumu hem belirler hem de dönüştürür.

 

Şarkının adı Felekten Saadet Çalınmaz. Belki de pek çok insanın bir kez dinleyip geçeceği hafif, naif, sevecen bir aşk ve dans şarkısı bu. Belki aşktan, danstan ve içimi sızlatan bir sözcüğünden uzun uzun bahsederim gelecek günlerde, bunlara zaman ayırabileceğim bir zaman gelebilirse. Yani, memleketin hali diyorum, kalbimi acıtan şeyleri dile getirmeye müsaade ederse.

 

"Felekten saadet çalınmaz," aklımda dönüp duran cümle, bu kadar, fazlası değil. Bu sözcükler ne ilk kez bir araya geliyor ne de ben onları ilk kez duyuyorum. Ama bu sıralar, bu bir yargı cümlesi değil de bir aksiyon cümlesi gibi yankılanıyor zihnimde. Sanki beni uyarıyor, hatta emrediyor bana.

 

İki şeyi birden söylüyor sanki. İlki, saadet bir yerde durmuyor cicim, ne yaparsan yap çalıp götürebileceğin, bu yolla kendinin kılabileceğin bir şey değil o. Saadet diye bir şey varsa, yani bu gezegende mutluluk mümkünse, onu ancak yaratabilirsin. Zaten -muhtemelen- başkasındakini beğenmezsin, içine sığamazsın, üstüne olduramazsın, kendine yakıştıramaz, tadını çıkaramazsın. Kendininkini yapacaksın, istediklerini içeri alıp istemediklerine kapıyı kapatarak ve elbette bazılarına da eyvallah ederek.

 

İkincisi de bununla bağlantılı: Saadeti çalamazsın, çünkü onun kaynağı felek değil. Kadere yazılı ve değişmez bir şey değil mutluluk. Dedim ya işte, kendin yapacaksın, emekle, göz yaşıyla ve umutla. Ancak o zaman senin olacak, seninle kalacak.

 

Ben zihnimde bu düşünceleri, dilimde şarkıyı döndürüp dururken eşi benzeri görülmemiş sarsıntılarla sınandık memleket olarak. Kelimenin tam anlamıyla dünya, on binlerce insanın başına yıkıldı. Gördük işte, saadet gibi saadetsizlik de feleğin elinde değil, insanın elinde, vicdanında, irfanında.

 

Felekten saadeti çalamadığımız gibi, hakkaniyeti, adaleti de çalamıyoruz, kendimiz kurmak zorundayız hepsini, gerekirse sil baştan. Kendimiz için kurmakla yetinmeden, hepimiz için kurmak zorundayız. Sevgili Henry şöyle diyor bir yazısında;

 

"Farz edin duvarları resimlerle süslü, bakımlı bir bahçe ile çevrili küçük bir kütüphaneniz var, bilimsel ve edebi hedefler peşindesiniz ve birdenbire, villanızın sahip olduğu her şeyle birlikte bir cehennemin ortasına kurulu ve sulh hâkiminin de şeytan tırnaklı ve çatal kuyruklu olduğunu keşfediyorsunuz –bütün bunlar ansızın değersizleşmez mi gözünüzde?”

 

İşte biz o çatal kuyruklu bölüm sonu canavarı ile göz gözeyiz artık, bu engeli aşıp saadetimizi kurabilecek miyiz, tek soru bu.

 

Memleket hali izin verirse aşktan konuşuruz demiştim ya, Henry ile yan yana koymayı çok sevdiğim bir şair de şöyle diyordu: "Sevmek bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!"

 

Ve soruyordu: "Biz bir şeyi delicesine severiz ama, Tanrım, neyi?"

 

*  *  *

 

Benim kişisel olarak neyi sevdiğimi ve neyi seveceğimi, yani saadeti nereye kuracağımı bulmak zorunda olduğum bir zaman geldi. Bu yazı aslında sadece bu nedenle yazılacaktı. "İyi ki" demeyi becerebilseydim kendimden başka her şeyi dışarıda bırakarak. Diyemiyorum ki cennetteki kütüphaneyi kuramadıkça bu dünyaya. Tek başına saadet olmuyor cicim.

 

12.02.2023

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Gitmeseydin

Aylar geçti, tüm duygularım ve düşüncelerim tek bir kelimeye kilitli: Gitmeseydin.

 

Sorular sormadan duramıyorum. Biliyorum, cevabı yok, cevap bulmanın, ikna olmanın bir yolu yok, ama anılar sorularla birlikte üşüşüyor zihnime.

 

Koca bir boşluk kaldı geriye avuç içi kadar bir varlıktan. İnanılmaz olduğu kadar sahici.


 

Altı koca ay geçti, inanılmaz neler neler yaşandı dünyada. Ben hep seni özledim, hep yanımda olmanı diledim. Gitmeseydin eğer, hayatımızın en keyifli günleri olacaktı belki de bu uzun karantina süreci. Benim evden hiç uzaklaşmadığım, senin kafese mahkum olmadığın, seni kafese kapatıp çıktığım her an duyduğum vicdan azabının uçup gittiği, özlemin hiç konu edilmediği günlerimiz, aylarımız olacaktı. Daha uzun uzun yıllarımız olacaktı belki. Benim hiç hazır olmadığım çok erken bir ayrılık oldu bu.

 

O kadar benimlesin ki hâlâ, senin artık burada olmadığının bilgisi rüyalarıma tam anlamıyla sirayet edemedi mesela. Seni görüyor, seni okşayıp seviyor, hayatın olağan akışında sana rastlıyorum rüyalarımda. Mutlu uyanıyorum bazı günler. Çünkü uyanıkken çok zor, uyanıkken yoksun. Evet alışıyorum yavaş yavaş, yoksun çünkü, sevincim, heyecanım hep yarım. Eve girmek için anahtarı kilide taktığımda içeride heyecanlanan biri yok, yediğim her şeyin tadına bakmak isteyen, klavyemin üzerinde gezinip monitörümün üzerinde uyuyan biri yok, dışarı çıktığımda bir an önce eve dönebilmek için bir motivasyonum yok. Ama baktığım her yerde, her hareketimde, her düşüncemde izlerin var.

 

Doğum günümde mumları üflerken bir dilek tutamamıştım, çünkü seni geri getiremeyen bir hayattan isteyecek bir şey bulamamıştım. En umutsuz anlarımın kilit cümlesi bu oldu artık.

 

Özlemek duygusu bende pek yoktur, telefonla ya da yazılı mesajla ulaşabildiğim, aylar yıllar sonra bile olsa sarılabileceğim birini özlemek mantıklı da gelmez. Şimdi şimdi anlıyorum, özlemek, kavuşamayacağın birini özlemekmiş, ancak dönüşü olmayan yollara gidenler özlenirmiş. Gidişinle bile bir şeyler öğretmeye devam ediyorsun bana.

 

İlk günler hesapsızca ağladım, yokluğunun boşluğunda yankısı dinmedi hıçkırıklarımın. Geceleri uykumdan uyanıp ağladım. Uyudum, ateş basmalarıyla uyandım. Zaten zor olan uykuya dalma işi iyice çıkmaza girdi. Hâlâ da toparlamış değilim. Şimdi yine, ara ara bir ağlamak geliyor geceleri, sanki seni unutmuşum da, sonra aniden hatırlamanın verdiği utançla ağlıyormuşum gibi. Unutmadım. Dilimden de düşürmedim hiç seni. Özlem giderek büyüyor, alışıyorum da belki ama unutmuyorum, öyle bir şey değil bu.

 

Gitmeseydin eğer, birlikte altıncı yılımızı kutlayacaktık bugün. Daha uzun yıllarımız olsun diyecektik, çünkü gerçekten, çok erkendi. Gidişinden bir süre sonra, yakın zamanda senin gibi bir dostunu kaybeden bir arkadaşım, "Onun için mutlu olmaya çalışıyorum, acıları dindi ve şimdi ekosistemin bir parçası oldu, başka varlıklara can olacak," demişti. Seni düşünüp canım yandığında, gözyaşlarımı durduramadığımda kendime bunu hatırlatmaya çalışıyorum. Yine de gitmeseydin diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi, beni bağışla.

 

Benimle gelmeyi seçtiğin için ömür boyu minnettar kalacağım sana küçüğüm. İsmini ben koydum, sen bir Mecnun hayatı yaşadın hep, kuralsız, sınırsız, anormal ve neşeli. Bense senden sonra Mecnun olacakmışım meğer…

19 Mart 2020 Perşembe

Thoreau'ya Mektuplar 8: "Sonunda Delirdik!"


Sevgili Henry,

Sana yazmayalı çok oluyor. Geçen zamanda çok şey değişti. Hatta, demeli ki, artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Senin bana, benim rüyalarıma gelmeyişin hariç.

Ben küçüğümü, can yoldaşımı kaybettim ve artık hiçbir şeye önceki gözlerimle bakamıyorum. Zamanda kaybolmuşluk hissi bazen hissizliğe, bazen derin bir acıya, bazen doldurulamaz bir boşluğa, bazen üzerimdekileri yırtıp atma isteği yaratan bir sıcaklığa, çoğu zaman uykusuzluğa, zaman zaman da nefessiz kalıp uyanmalara yol açıyor. Can acısının sonu yok, bilirsin, ama beni asıl delirten, en yakın dostun mu yoksa en büyük sınavın mı olduğunu bilemediğim Waldo'yu üzen, ama beni delirten, "acının bana hiçbir şey öğretememesi, beni doğaya doğru bir adım ileri götürememesi."

Acıdan dersler çıkardığımız yalan, acı hep orada, olduğu yerde duruyor. Azalmıyor, eskimiyor, gücünü kaybetmiyor. Onun durduğu yere olan mesafemiz değiştikçe önünü ardını görmeye, düşünmeye başlıyoruz; yanı sıra sorular, sorgular, pişmanlıklar beliriyor. İşte, öğreneceğimiz varsa, onlardandır. Benim de var. Öğrenir miyim bilemiyorum ama madem ki eski tadı yok hiçbir şeyin, yeni günlerin bir farkı, başka bir rengi olmalı diye düşünüyorum sadece.

Hayatın devam etme zorunluluğu bir yana, gezegenimiz de öyle günlerden geçiyor ki, bu sorularla baş başa kalmak ya imkânsız oluyor ya da manasız. Aylardır bir virüsün hem peşinde hem pençesindeyiz. Bütün dünya eve kapandık, ekranlara kilitlendik, umut verici haberler bekliyoruz. Herkesin beklentisi başkaca olsa da.

Benim durduğum yerden ise başka bir şeyler daha görünüyor: Virüsten ve onun başıma getirebileceklerinden korkmuyorum. Bu nedenle dışarı çıkmama gerekliliği beni biraz zorluyor. Fakat dışarıda da özlemini duyduğum çok az şey var: Tiyatro, sinema, konser vb. etkinlikler yok -umuyorum ki yakında diziler de olmayacak. Arkadaşlarla buluşmak, sarılmak, gülüşmek yok. Okul yok. İş yok. Maçlar yok. Sanki bütün dünya kafa kafaya vermiş, Funda'nın dikkatini dağıtabilecek ne varsa ortadan kaldıralım, bütün zamanını ve enerjisini tez yazmaya versin, demiş. Öyle bir boşalması takvimimin ve masaüstümün.

Yalan söyleyemem, bütün bunların hoşuma giden bir yanı var. Dünyaya, yaşamaya, sevdiğim insanlara ve sevdiğim şeylere başka bir gözle, yeni sorularla bakmamı sağladı bu durum. Haber takip etmekten vakit buldukça tabii. Her ne kadar kendim için korkmasam ve aylardır dönüp duran haberlerden sıkılsam da gündemin uzağında kalmak ve bütünüyle soyutlanıp kendi işime bakmak mümkün değil. Haberler, saçmalıklar, yorumlar, espriler durmaz bir akış içinde. Çok okuyor, çok görüyor, çok gülüyor, çok sinirleniyor ve tüm bunları çok sayıda insanla paylaşıyoruz. Bütün bunlardan süzülüp gelen bir şeyler de olmuyor günün sonunda. Pek çok şeyi düşünmekten, farklı olasılıkları hesaplayıp hazırlıklar yapmaktan, gülmekten, korkmaktan, yanlışların arasında görünmez olan doğruları bulup çıkartmaya çalışmaktan yorulduk, sıkıldık ve sonunda delirdik hepimiz. Bu bir film olsa türü absürt komedi olurdu ve sonunda her şey ama her şey o kadar fazla gelirdi ki tüm insanlığa, herkes kendini kapadığı delikten dışarı başını uzatıp avaz avaz bağırırdı bu çözümsüzlüğe, o çığlıkların rüzgarıyla ancak def edilebilirdi virüs. Öylesine delirdik!

Ve dediğim gibi, değişmeyen bir tek sen kaldın, sen ve benim rüyalarıma girmeyişin. Bak, ne kadar çok acı, ne kadar çok korku ve ne kadar çok soru var: artık sen de değişsen?

Sevgimle…

10 Mayıs 2019 Cuma

Thoreau'ya Mektuplar 7: "Bir başka yolculuk dalından düşmek yere"


Sevgili Henry,

Birkaç saat sonra bugüne dek hiç yapmadığım bir şeyi yapacağım ve seni anlatacağım kamusal alanda. Daha önce senden hiç kimseye bahsetmediğimi söylemiyorum elbette, hiç olur mu öyle şey? Dost sohbetlerinde, danışman görüşmelerinde ve bazı gayrı resmi akademik görüşmelerde adın sıkça geçti, geçmeye de devam edecek. Ama ben seninle ilgili bir konuyu akademik bir toplantıda masaya getirmeye cüret edememiştim hiç. Bu kez nasıl cesaret ettim, inan ben de bilmiyorum. Başvuruyu yaparken aklımda sadece yeni hikâyeler vardı, sunma anını, sahnede olmayı düşünmemiştim hiç.

Elbette, yalnızca seni konuşacak olmak değil mesele. Konu sen olunca hem sabahlara, sonra akşamlara kadar konuşasım oluyor, hem de birçok şeyi kendime saklamak yönünde tuhaf bir gayretim. Sanki özel bir ilişkiyi kamuya açıyormuşum gibi; oysa sen benim rüyalarıma bile gelmiyorsun, nasıl olabilir ki özelimiz?

(Sen gelmedin ama, birilerine senden bahsettiğim rüyalarım oldu sana yazmadığım zamanlarda. Hatta rüyamda aklıma gelen parlak fikirler, uyandığımda bazı işleri kolaylaştırmaya da yaradı. Bunun faydasını bugünkü sunumda da göreceğimi sanıyorum. Düşünsene, bir de sen gelsen rüyama, kim bilir neler neler olacak?!)

Senden bahsetmek bir yana, sahnede olmak ürkütüyor beni. Ders vermek gibi, derste sunum yapmak gibi bir şey değil bu, bambaşka. Ben sahneyi seyirci olarak seviyorum, dışarıdaki göz olarak, yani bir anlamda, görünmez olarak. Şimdi bütün gözlerin bana bakacak olması alışık olduğum bir şey değil, nasıl hareket edeceğimi, o gözleri zihnimden nasıl sileceğimi hiç bilmiyorum.

Bu halim yeni değil, bu tür toplantılardan uzak durmamın bir sebebi de buydu yıllar boyu. Bir yandan, oraya çıktığımda kendimle ilgili yeni yeni şeyler keşfedecekmişim gibi bir his var, bir yandan da, hep olduğu gibi, heyecanım her şeyin üzerine çıkıp beni hissizleştireceğini için için biliyorum.

İfade etmekte zorlandığım, ama başka türlü olmasını istediğim çok şey var; hem seninle, hem kendimle, hem de akademiyle ilgili. Ama zamanla anladığım şey, düşmekten sakındıkça ağacın, dalın yüksekliğini anlamamın, düşersem kalkıp kalkamayacağımı, yanımda kimlerin olacağını ve hatta düşmekten keyif alıp almayacağımı görmenin de bir yolunun olmadığı.

Bir şeylerin "başka türlü" olabilmesi için kaçmamak gerekiyor. Çimen yeşilliğince yeni bir ömür için koşmak ve hatta düşmek gerekiyor.

Düşmeye gidiyorum, umarım düştüğüm yerden de yazabilirim sana.

Sevgimle…

10 Şubat 2019 Pazar

Thoreau'ya Mektuplar 6: "Söylese o, ben söyleyemem"


Sevgili Henry,

Sana yazmaya uzun bir ara verdim ama bu konuyu gündeme getirecek halin yok senin de, zira hâlâ gelmiyorsun rüyalarıma. Ben bu konuyu ilk kez sözcüklere dökeli beş yıldan çok olmuş, el insaf!

Oysa yalnız tezimde değil, başka amaçla okuduğum kitaplarda, dost sohbetlerinde, izlediğim filmin bir sahnesinde, bir oyunun en sevdiğim yönünü anlatırken, hatta bazen amaçsızca gezinirken internet sitelerinde, sen çıkıveriyorsun karşıma ansızın. Rüyalarım hariç.

Geçenlerde, Arşimet gibi banyodayken ben de, ansızın zihnimdeki tüm taşlar oturdu yerine, "Evreka!" diye bağırdım sessizce. Malum ya evde yalnızım ve mevsim kış. Bağırarak banyodan fırlamamın bir anlamı yoktu yani. Fakat yıllardır ilk kez, yıllardır hep söylediğim, yazmaya çabaladığım şeyler bir bütün halinde aktı zihnimde, tüm parçalar birleşti ve ben olanca berraklığıyla gördüm anlatmak istediğim hikâyeyi, anlatmak istediğim seni.

Ve tabii yine günlerdir başındayım klavyenin -ya da defterimin- ve yine cümleler, zihnimde aktığı gibi gürül gürül akmıyor, içimdeki coşku ekrana -ya da kağıda- dökülemiyor. Tam da şarkının, "Dilde mühür," dediği, "yollara sürülür ah içimdeki söz, söylese o, ben söyleyemem… sevdiğimi…"

Çünkü, ne yazık ki bu, bir dostumu karşıma alıp susmamacasına konuşmalarıma, oradan buradan anekdotlar getirip derdimi anlatmalarıma, hikâyenin bir başından bir sonundan girip heyecanımı sözlere karmalarıma hiç benzemiyor. Seni bu coşkuyla değil, soğuk, mesafeli bir dille, sevgimi, tutkumu, hayranlığımı bir kenara bırakıp yazdıklarına ve satır aralarına odaklanarak sunmam, senden romantik değil katı ve rasyonel bir bilge çıkarmam, yani senin içindeki cıvıltıyı susturmam, renklerini kısmam, neşeni söndürüp ciddiyetini öne çıkarmam bekleniyor. Eh, böylesi ikimize de yakışmıyor.

Ne yapmam gerektiğini bilsem de onu nasıl yapmam gerektiğine dair sorularımın tükenmeyişi hep bundan: "Ben yanarım, küllerini savurur içimdeki köz; sönse de gün, ay, ben sönemem."

Sevgimle…

26 Ağustos 2018 Pazar

Thoreau'ya Mektuplar 5: "Yaralıyam Değme!"


Sevgili Henry,

Sen benim rüyama yine gelmedin ama ben dolaylı yollardan da olsa seninle uğraştım rüyamda.

Bölük pörçük uykumda gördüklerimi birleştirip bir çerçeveye oturtmak, onlardan bütüncül bir hikâye yaratmak zor, o yüzden nasıl anlatacağımı tam olarak bilemiyorum.

Bir oda, odanın içinde koliler yığılı. Kolilerde eşyalar da var ama en çok dosyalar, kitaplar, fotokopiler, notlar var ve çoğu da seninle ilgili. Bir sınavda Walden'ın bölüm isimlerini yazmam gerekmiş mesela, onları ezberlemek için aldığım notlar çıkıyor bir yerden. Makalelerinin arasına günlük hayatımla ilgili notlar almışım her nedense ve o notlar, yakın zamanda hayatını kaybeden birinin ölümüyle ilgili bazı sırları aydınlatmakta kullanılacakmış. Ölen kişinin eşiyle bir yemek yemişim olaydan kısa zaman önce, aldığım notlarda o güne dair bir şeyler varmış ve bazı sırların çözülebilmesi için yemeği hangi gün, hangi saatte yediğimizi bulmak gerekliymiş. Bu bilgiyi de ölen adamın kızına vermeliymişim. Bunu bulmak için o odayı kurcalıyorum uzun uzun. Rüyanın sonuna doğru, bu bilginin bende olmadığını, çünkü o gün hesabı annesinin ödediğini, onun hesap hareketlerinden bunu bulabileceklerini söylüyorum kıza. Aslında aklımda "geçtiğimiz Cuma" gibi bir tarih varmış ama kanıtım olmadan bunu söylemek kafa karıştırabilir diye susuyormuşum. Peki bu notları neden senin makalelerinin kenar boşluklarına almışım acaba?

Odada bir yerden kardeşimin fotokopileri ve ders notları çıkıyor; ona soruyorum hangilerini muhafaza etmemiz gerektiğini. O ise her zamanki umursamazlığıyla bir-iki şeyi çekip alıyor ve geri kalanı atabileceğimi söylüyor. Ben onun atmak istedikleri arasından da bazı şeyleri seçip bir başka yere istifliyorum. Rüyamda bile "Belki ben bir gün bununla bir şeyler yaparım" düşüncesi bırakmıyor yakamı.

Kolilerden giysiler de çıkıyor, bir zaman onlarla da uğraşıyorum ama şu an aklımda değil onlar, silinmiş.

Rüyadan uyanmak üzereyken senin mezarının başında bir fotoğraf çektiriyorum!
Saçmalığa bakar mısın, Concorde'a kadar gelmişim, ki dünyanın öteki ucu sayılır, orada gezip görülecek onca yer, sana dair onca mekân varken ben mezarlıktayım! Neden? Ah bir bilsem…

Başka açılardan yorumlanıp anlam kazanabilecek detaylar var elbette, ama bütün bunların arka planında niçin sen varsın, bunu net olarak bilmiyorum. Bütün bu karmaşayı bir arada toplayacak bir şarkı seçimim de yok. Bu nedenle sana dinletmek istediğim bir türküyü seçtim bu kez. Görüyorsun ya, sadece anlatmak istediklerimle değil, sana göstermek, dinletmek istediklerimle de dopdoluyum.

Bu türkü, senin fiziksel olarak uzak, ruhen yakın olduğun bir parçasından dünyanın. Bu evrensel duyguyu yerel bir kompozisyon içindeki anlatıdan dinlemeyi seveceğini düşünüyorum. Ve elbette senin de benim gibi, sık sık bu duyguda kaldığını ve buna benzer cümleler kurduğunu biliyorum: "Yaralıyam değme!"

Sevgimle…

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Thoreau'ya Mektuplar 4: "Fincana Kahve Koydum, Gel"


Sevgili Henry,

Bugün, karşı konulmaz bir çağrım var sana: "Fincana kahve koydum, gel…"

Bir süredir ömrümce olmadığı kadar uzun uyuyorum. Son bir haftalık uykumla bir ay idare ederdim, öyle düşün. Yani uzuuuuun uzun rüyalar görmem, rüyamda seni uzuuuuun uzun görmem için her şey hazır -bir tek sen yoksun. Şarkının dediği gibi: "Sessizlik sensin geceleri…"

Geçen gün, tez danışmanıma senden bahsederken "Ben onunla yatıp kalkıyorum ama o benimle yatıp kalkmıyor" dedim. Bu cümleyi önceden hazırlamamıştım ama ikimizi en iyi anlatan ifade olarak bir anda döküldü dudaklarımdan.

Ben, her geçen gün daha çok katıyorum seni gündüzlerime de. Gün içinde ne yaşarsam rüyamda görürüm ya, seni de günümde çoğaltırsam gecelerime de gelirsin diye umuyorum. Sen gel diye konuşmuyorum elbette seni, herhangi bir konunun sana uzanmaması, herhangi bir sohbetin seni hatırlatmaması artık pek mümkün değil; eh, ben de seni anlatmaktan çekinmiyorum çoğunlukla, laf lafı açıyor derken ben senden konuşmaktan başka bir şey yapmaz oluyorum bazen. Adını vermeden bile senden bahsediyorum çoğunlukla.

Bugünlerde bir de senin arkadaşlarını, hemfikir olduklarını okuyorum; bazen, "Henry olsa bu cümleyi şöyle kurardı," diyerek, bazen de "Hımm belki Henry de bunu demek istemişti," diyerek. Yaşadığın dönemin ruhunu özümsemeye, insanlarını tanımaya, dertlerini anlamaya çalışıyorum. Bütün bunlar seni rüyama da getirebilirse ne âlâ!

"Anlardım aklından geçenleri, sustukça konuştuk sanki…"

Biliyor musun, canım sıkıldığında, üzüldüğümde, hayal kırıklığına uğradığımda devayı hep sende arıyorum ben. Aklımdaki soruyu senin günlüklerine soruyor, rastgele açtığım o sayfada cevabımı bulmaya çalışıyorum. Sen bazen direkt, tokat gibi bir yanıt veriyorsun, bazen dolambaçlı yollardan götürüyorsun beni sonuca. Bazen yaşlı gözlerle sarılırken buluyorum kendimi kitaba, bazen uzuuuuun uzun düşünmem gerekiyor anlamak için seni. Fakat her seferinde illâ ki bir yanıtım oluyor.

Şimdi de sen gel, kendin gel, birer kahve içelim, dertleşelim, ağlaşalım ve artık başka bir boyutta anlayabileyim seni.

Sevgimle…

3 Ağustos 2018 Cuma

Thoreau'ya Mektuplar 3: "Hele bi' başla"

Sevgili Henry,

Bu aralar her zamankinden çok haşır neşirim seninle, her zamankinden fazla da yazdım üstelik. İnanabiliyor musun? Ben çektim önüme klavyeyi, yazdım. Yazdığımdan fazlasını sildim belki, ama yazdım, yazıyorum. Ve sen hâlâ gelmiyorsun.

Ve bu aralar bazı popüler şarkılar takıldı aklıma, her gün en az bir kere dinlemeden edemiyorum. Biliyorum, bazılarına başka bir zamanda denk gelmiş olsam ikinci kez bile dinlemeyecektim; ama beni yakalamayı başardılar ve onlarsız geçmiyor günler. Şarkılar zaten böyledir, böyle olmalıdır; senin kapıyı açmanı beklemeden duvarlardan sızmalıdır. Neyse, konumuz bu değil.

Aklıma takılan şarkılardan biri, bu mektubu da yazmama sebep olan, Yalın'ın "Hele bi' başla" şarkısı. "Bizi yazsın diye değil şarkılar" cümlesine takıldım ilkin. Öyle ya, hayatlar şarkılar yazsın diye yaşanmıyor, iyilikler tarihe kazınsın diye yapılmıyor lakin şarkılar yine de bulup çıkarıyor, çoğaltıyor hikâyeleri. Şarkının tüm sözlerine dikkat kesilince başka güzel sözler de yakaladım ama dahası, şarkının video klibini baştan sona birkaç kez izledim bu sayede.

Orijinal bir fikir mi bilemiyorum ama kavgaların, anlaşmazlıkların ya da suskunlukların üzerine ışık tutma fikrine âşık oldum. Işık tutmak, sessizce yaklaşıp, hiçbir şey göründüğü kadar değil, demek gibi. Biraz da ışıkta bak, aslında o sorun o kadar da büyük değil, demek gibi. Bak, bu işin bir de bu tarafı var, demek gibi. Hem kendinin hem de karşındakinin yerine düşünürken çözümsüzlüğe hapsolduğunda bile nefes almaya hâlâ yer var, demek gibi. Her işin senin göremediğin karanlık bir tarafı var ve ne yaparsan yap olmaya da devam edecek, demek gibi.

Bu fikir bana derin nefesler aldırdı, beni ferahlattı ve nihayet gülümsetti. Bunun ardından "Hele bi' başla" cümlesi de ikna edici bir hal aldı. İster birine, ister kaleme, "hele bi' başla sarılarak", o zaman "dolmaz mı sayılı günler", dolmaz mı boş sayfalar? Bir yerden başlayabilirsem anlatmaz mıyım seni doya doya? 

Başladım işte, sarılmaya da, yazmaya da. Sen de geleceksin benim rüyama eninde sonunda. Şarkılar bunu anlatsın ya da tezim seni yazsın diye değil, ben bunu istediğim ve bunca çabalayıp hak ettiğim için.

Sevgimle…

17 Temmuz 2018 Salı

Thoreau'ya Mektuplar 2: "Rüyalarda Buruşmuşum"

Sevgili Henry,

Dün gece rüyamda, seni bir türlü rüyamda göremediğimi ve bunun bana nasıl dokunduğunu anlatıyordum sevdiğim birine. Aynı sahne, haftalar önce gerçekten yaşanmıştı, aynı kişiyle. O kişi bana, "Belki de bilinçaltı bir direniş gösteriyorsun," demişti.

İtiraz etmedim, edemiyorum, çünkü haklı bir yanı olduğunu biliyorum. Ben seni böyle, bu yazmak olduğum şekilde yazmak istemiyorum aslında. Senin şair yanını, âşık yanını anlatmak istiyorum yurttaş kaygılarını bir kenara bırakıp. Sana dair yazılanları, aklımdaki tonlarca soruyla okumak istemiyorum artık, cümlelerinin ardındaki düşünceleri söküp çıkarmakla değil, o cümleleri kuruşundaki hissiyatı, kaygıyı keşfetmekle uğraşmak istiyorum.

Öte yandan, yapmak zorunda olduğum ve yapmakta olduğum bu işi bütünüyle sevmiyor da değilim. Konu ne olursa olsun senden bahsetmek çok güzel çünkü. Ama yerleştirdiğim o hayali zirveden seni alıp da gündelik yaşam pratiğime katarak seni eksiltmekten, aramızdaki o bağı inceltmekten de çekiniyorum sanırım. Gaz alıp havaya uçmuşken seninle, yazmam gerektiğini hatırlayıp tek bir iğneyle düşüveriyorum belaya işte bu yüzden.

Bu mektubun şarkısı, rüya alemini benim tezi aklımdan uzaklaştırıp sana büründüğüm zamanlarımı anlatır gibi anlatıyor: bütün dünya uyumuş, saat farkı filan yok, yerde yatan adam sokak lambasını elini şıklatıp söndürebilir. Ve kendimi aklamak, haklı çıkarmak için söylediğim ne varsa dönüp beni de buluyor ve en çok beni acıtıyor; benim de başım acık ıslak.

Ben her şeyi görürüm rüyamda, en önemsiz şeyleri bile. Rüyamda görmek istediğim şeyi ya da kişileri görmekte de pek zorlanmam. Maç sonucuna kafayı takıp rüyamda skor bile görmüşlüğüm var, biliyorsun bunları. Bir tek sen dışında kalıyorsun bu genellemenin. Biliyorum, herkesten, her şeyden farklısın ama bana bu direnişin niye?

Senin hakkında yazılanları okurken gözlerim ağırlaşıyor bazen, günün hangi saatinde olursam olayım teslim oluyorum uykuya hemen, belki sen gelirsin rüyama diye. Gelmiyorsun.
 
Bu şarkıyı çok seviyor ve o âlemde yaşamayı istiyorum, ama lütfen bu şarkıdaki her şey gerçek olmasın, ben rüyalarda buruşmayayım, sen de eskime benimle birlikte. Gel, beraber açalım buruşuklukları, düzeltelim düşünceleri ve cümleleri…

Sevgimle…

22 Haziran 2018 Cuma

Yeni Bir Haziran

Adını anmadan geçmeyen günlerim, resmine bakmadan uyuyamadığım gecelerim vardı. Senle tartıyordum günü geceyi.

Sesini duyabilmek için yeni yeni hikâyeler yazar, ezberleri bozar, olmazı oldurmak için savaş verirdim. İki cümleye muhtaç ne çok zaman geçti...

Çölleşirdi ya dünya senden ses gelmedikçe; aylar geçti, yılları sayabilirim artık duymayalı sesini, senden bir haber gelmeyeli... Hâlâ açıyor çiçekler içimde, hâlâ şarkılar söylüyorum ben.

Sensiz renksizleşeceğini düşündüğüm her şey yine rengarenk, yine ışıl ışıl bakıyorum dünyaya.

Şarkıların, şiirlerin yeni hikâyeleri oluyor, olacak.

Seni hatırlatan anlar, senli anlar unutulmadı ama hatırlanma sıklıkları ve tahrip güçleri azaldıkça azaldı.

Umutlar da öyle… Mesela, en çok senin yanındayken inanmıştım köpek korkusunu aşabileceğime; şimdi köpeklerden eskisi gibi korkmuyorum artık, yolumu değiştirmiyorum onları gördüğümde, birkaç tanesine çoktan dokundum bile!

Resmin bilmem ki nerede…

***

Ben bunları yazalı aylar oluyor aslında, ama yazının tamamlandığını düşünmediğimden paylaşamadım. Tamamlanması için ne gerekiyordu, onu da bilmiyordum, düşünmemiştim, lakin buldum: Haziran gerekiyormuş, yeni bir Haziran!

Uzun yıllar boyu Haziran'ın 14'üne bağladım dileklerimi, senle ilgili ilk ve en büyük hayalim bir 14 Haziran'da düşlerimden daha da güzel biçimde gerçekleşti diye. Geçen sene ise "son" demiş ve dilek falan tutmamıştım. Bu yıl, takvimler 14 Haziran'ı gösterdiğinde aklımdan bunların hiçbiri geçmedi. Günler sonra fark ettim bir 14 Haziran'ın hissettirmeden geçip gittiğini…

Ve 22 Haziran, bugün… Hiç bilmediğim bir Marc Anthony şarkısına rastladım: "A Quién Quiero Mentirle"

Marc Anthony ne söylese dinlerim, o ayrı konu, ama şarkı arka planda çalarken ve ben başka bir işle uğraşmaktayken bile bir şeyler dokundu bana, sözlerini de bilmek istedim. Sağ olsun Marc Anthony hayranları ben gibilerin bu taleplerini hiç boş bırakmazlar, her şarkısının İngilizce çevirisi bulunur bir yerlerde; yoksa benim İspanyolcamla bu iş biraz zaman alırdı. Her neyse, Türkçeye de ben çevireyim; şarkının, "Kimi kandırıyorum ki/ Neden seni unutmuş gibi davranıyorum/ Senin geçmişte kaldığına/ Aklımdan ve ruhumdan seni sildiğime/ İnandırmaya çalışıyorum kendimi" gibi sözleri var.

Eskiden böyle bir şarkıya verilecek tek bir tepki vardı benim için: Ağlamak! Onu da zaten hiç düşünmeden yapardım, en kolay şey… Bugün önce bu tesadüfe şaşırdım, sonra güldüm uzun uzun… Şarkının sözlerine bir kez daha baktım sonra ve şöyle sözlerin de olduğunu gördüm: "Uzun zaman önce unuttum/ Senle olabilecekleri/ Sensiz, yeniden doğdum."

Geçmişi, anıları değiştiremiyoruz ama onları yorumlama biçimimizi değiştirebiliriz. Şarkıları değil de onlarla hissettiklerimizi değiştirebiliriz. "Bu şarkıların gözü kör olsun" demek yerine, o şarkıda gizli başka anlamları keşfedebiliriz. Ben, böyle bir günde böyle bir şarkıya rastlamışken o çok iyi bildiğim yollarda yürüyebilir, yeniden sürüklenebilirdim. Oysa biliyorum, "Hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil! Her şey hatırlandığı gibi."*

Ve ben artık Haziranları başka türlü hatırlayacağım…


*Barış Bıçakçı, Aramızdaki En Kısa Mesafe

4 Mayıs 2018 Cuma

Thoreau'ya Mektuplar 1: "Seni Kendime Sakladım"

Sevgili Henry,

Öyle ya da böyle, bunca yıllık hukukumuz var seninle. Seni okumakla ve senin üzerine çalışmakla kalmadım, sana olan ilgimi akademik bir düzeyde bırakmadım, pek çok yerde hakkında konuştum, pek paylaşmasam da hakkında onca şey yazdım, seni birçok insana tanıttım, günlüklerinde kendimi buldum derken seni diğerlerinden önde ve ötede tuttum hep, bu nedenle sen benim için artık Henry'sin, Thoreau değil.

2008 yılının sonlarıydı seninle ilk karşılaşmamız. Şaşırtıcı değil, büyülemiştin beni güçlü cümlelerin ve müdanasız tavrınla. O günden bu yana hiçbir şey eksilmediği gibi senle kurduğum her temasta daha da büyüdü, seni tanıdıkça derinleşti, sağlamlaştı o büyü. Senin benim hayatımdaki yerin de giderek büyüdü; tezimin 'bir bölümü' değil 'tamamı' oldun, beni yeni yollara çıkardın, hiç tahmin etmeyeceğim bir dönemeçten geçirip en eski hayallerimin yoluna soktun, hem de hiç umudum kalmamışken.

Bugünlerde, mecburen de olsa, seninle yatıp kalkıyorum, adının geçmediği bir gün yaşamıyorum, malum ya, seni yazıyorum. Belki de seni bu kadar çok sevdiğimdendir yazdıklarımı paylaşamayışım ve seni kendime saklayışım.

Ama biliyorum, paylaşmalıyım, böylece çoğaltmalıyım da seni. Kendimi buna ikna edebilmem için senin de buna razı olman gerekiyor sanırım. Bana kendini yeterince açmadığını, tozu dumana katıp kaybolduğunu hissediyorum bugünlerde. Bunca teşrik-i mesaiye rağmen rüyalarıma gelmeyişini başka türlü açıklayamıyorum.

Yalnızca bu tezi yazabilmem ve bu yükten kurtulabilmem için değil, seni daha iyi anlamak ve anlatmak için de buna ihtiyacım var. Sana mektuplar yazacağım bu süreç boyunca ve seni çağıracağım. Biliyorum, geleceksin; yalnızca satır aralarından, sayfa boşluklarından değil, bilinçdışımdan da sesleneceksin bana. Böylece senin de onayladığın bir iş çıkarıp bitireceğim tezimi.

Bu çağrılarıma sevdiğim şarkılar eşlik edecek, her zaman olduğu gibi. İlk mektubumun şarkısı, "Seni Kendime Sakladım". İlk cümlesinden itibaren seni anlattığı için bana, bize yol açabileceğini düşünüyorum bu şarkının. Bu uzun yolun sonunda varacağım yer de burası üstelik. Esas yazmak istediklerimi yazacağım ondan sonra, kendime sakladıklarımı anlatacağım.

thoreau ile ilgili görsel sonucu

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Yakın Çağ

Sahneye sen çıkıyorsun ama ben her seferinde senden daha çok heyecanlanıyorum. Günler öncesinden karar veriyorum konsere nasıl gideceğime, o akşam ne giyeceğime, öncesinde neler okuyacağıma ve dinleyeceğime, gözlerine nasıl bakacağıma...

Konser alanına vardığımda sahneye bir bakıyorum, dört sandalyenin hangisini seçeceğini düşlüyor ve ona göre bir yer, bir pozisyon seçiyorum kendime. Sen de, bilirmişsin gibi bu çabamı, benim seni en rahat görebileceğim yere oturuyorsun, böyle de uyumluyuz. Ya da kalp kalbe karşı demeli, neden olmasın?

Başını öne eğmen, gülümsemen, enstrümanına yaklaşıp uzaklaşman, yalnızca gözlerini kullanarak konuşup anlaşman arkadaşlarınla ve seyirciyle, hem çok tanıdık hem de her seferinde yepyeni, hep yeni bir an, yeni bir es seçiyorsun en bilindik hallerini yerleştirmek için ve ben bazen, değil çaldığın notaları, onların beni götürdüğü yerleri, gözlerimden akan yaşları bile unutup seni yalnızca seyrediyor, gözlerinin eksenine yerleştirmeye çalışıyorum gözlerimi.

Sen mümkün olan her yerde dolaştırsan ne fayda o gülen gözlerini, ben gözlerimi senden ayırmadıkça biz hep göz gözeyiz.

14.08.2017 - Bodrum

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bağımlının Güncesi


Televizyonsuz 48 saati doldurmak üzereyim. Daha uzun süre televizyon izlemediğim zamanlar oldu elbette, mevzu o değil. Bulunduğum ortamda adı televizyon olan bir alet varken, elektrik akımında bir sorun yokken, zemin futbola müsaitken ve izlemek isterken izleyememekten söz ediyorum. Zor, çok zor. Midem alev alev yanarken kahve içemediğim, kavanozun kapağını açıp açıp kokuyu içime çektiğim zamanları anımsıyorum istemsizce. Televizyona olan bağlılığımı ancak kahve ile aynı kefeye koyup açıklayabiliyorum, siz anlayın durumu.

Pazartesi gecesi uzaktan kumandanın sağ üst köşesinde bulunan kırmızı tuşa basmamla başladı her şey. Yatağıma geçmeden önce yapmam gereken işleri tamamlarken ritmik biplemeler duydum önce. Sesin televizyondan geldiğini anlamam biraz vakit aldı, ama sonunda karşı karşıya geldim acının ilk evresiyle. Televizyonu tamamen kapatıp fişi çekerek kapattım konuyu o gecelik.

Salı sabahına, akşamki acıyı hiç yaşamamış gibi bir başlangıç yapmak istedim, olmadı. Bip bip'ler mesken tutmuştu aleti. Evde ses yapma görevini radyoya devredip geçtim. Sabahın kör vaktinde acı eşiğim normalden daha düşük oluyor, malum ya, gece insanıyım.

Akşam eve döndüğümde umutlarım henüz tükenmemişti, sahi ya, ben ne zaman bu kadar iyimser oldum? Şirince'nin yan etkisi olmalı bu haller. Oysa bip sesleri yerinde saymaktaydı ve aklıma gelen tek şey "bir içini açıp bakmam lazım" fikriydi. Bu da Vizontele'nin yan etkisi, yıllardır geçmek bilmedi.

Ve tabii ki açtım içini aletin, bir baktım ne var ne yok diye. Şaşırmaya hacet yok, bir numarası yoktu aletin. İçini açtım, bir baktım ve kapattım. Bu kadar! Yapabileceklerim, yapmak istediklerimin yanında öyle küçük ki, lafını etmeye değmez. Ama o ufacık yerde belirleniyor işte gelecek günler. Yine de bir fikir: ben bu aletin içini açtım, bir hava almasını sağladım, belki şimdi kaldığımız yerden devam ederiz ilişkimize. Üstüme bir iyimserlik çöktü ki sormayın gitsin.

Televizyonu eski haline getirip oturdum bir köşeye ve kaldım o köşede bir süre, öylece. Sanki yapacak başka hiç işim yok, okuyacak yüzlerce kitabım, yazacak onlarca satırım, oynayacak bir miniğim yokmuş gibi durup kaldım oturduğum yerde. Yemek yemeyi bile yarım saat sonra akıl edebildim. Nasıl da hayatımın odağı olmuş televizyon. İzlemesem bile açık olmasına, sesini kapatıp takip etmediğim görüntülere ara sıra göz atmaya nasıl da alışmışım.

Alışkanlığımın bağımlılık derecesinde olduğunu bilmiyor değildim, ama elim ayağım tutmuyormuş gibi kalakalacağımı da tahmin etmiyordum açıkçası. Büyük bir kayıp yaşamışım gibi bir boşluk peyda oldu şimdi zihnimde. Televizyonla ilgili haberlere tıklamamaya, bu akşam televizyonda ne var sorusunun yanıtını hafızama yerleştirmemeye çalışıyorum, mümkünmüş gibi.

Acıdan zevk alan, acının en sığ kıyılarında bile kulaç atmaya teşne tarafım elbette yine girdi devreye. Televizyonsuzluğun çeşitli veçhelerini kurcalıyor, daha ne kadar dayanabilirim, bunlardan kendime ne çıkarabilirim diye tetikte bekliyorum bir yandan. Elbette uzuuuuuun yıllar dayanabilirim, neler var dünyada, bunsuz yaşayamayacak değilim. Ama hayatımdan önemli bir parçanın eksildiğini söylemezsem de bunca seneye haksızlık etmiş olurum.

Şimdi karanlık ekrana bakıp bakıp surat asıyorum. İçimden geçen, aleti en ufak parçalarına ayırana dek sökmek ve her bir parçayı farklı biçimde çıkarmak hayatımdan. Ama üşeniyorum. Onun yerine bilgisayardan bir dizi açıp izlerim, nedir yani…

30 Aralık 2016 Cuma

Biraz Dertleşelim

Biraz dertleşelim istiyorum; ama ben az söyleyeceğim, siz çok anlayacaksınız. Çünkü sadece konuşmak istiyorum, anlatmak değil, bağırmak değil.

Bir devrin sonu bugün, bir çağın kapanışı benim için. Yaşım kadar büyüttüğüm bir hayalin silinişi ufuktan, bugüne değin topladığım, biriktirdiğim, inşa ettiğim ne varsa kaybetmesi zeminini; boşluk…

İyiyim, tahmin ettiğim(iz)den, düşünebileceğim(iz)den çok daha iyiyim hem de, nereden geldiğini bilmediğim bir tebessüm var yüzümde.

Ağlamıyorum, tek bir damla dökmedim. Çünkü bilirsiniz, bir kapının önündeyseniz ağlamanızın bir anlamı, yaşlarınızın bir umudu vardır; kapı dediğimiz şey, kapanabildiği gibi açılabilir de. Ama kapı önü diye beklemekte olduğunuz yer, bir duvarmışsa yalnızca, ağlasanız da, oracıkta can verseniz de geçemezsiniz öte yana. Ben geçemiyorum, geçemezmişim, geçemeyecekmişim.

Ben acıdan beslenmeyi iyi bilirim, bunu bir acıya dönüştürüp yıllar boyu aynı melankolinin içinde yaşayabilir, yalnız bunun şiirini yazabilirim ömrümce. Ama bu sefer başka türlü olsun istiyorum, bu hikayenin türü melodram olmasın mesela. Başka türlü bir şeyler yapmayı, acıya gebe bu boşluğu başka türden bir şeylerle doldurmayı öğrenmek istiyorum.

Bunları yazıyorum, çünkü bugünü tarihte bir yerlere (günlüğüme mesela) yazmak yetmedi, çoğaltmak istiyorum. Gelecek sene bugün, Facebook zaman tüneli bana bunu hatırlatsın ve ben öyle bir noktada olayım ki, nostaljik yaşlar düşsün gözlerimden yalnızca. Gülüp geçelim sonra…

Bir fikriniz var mı acaba, ne yapmalı, hangi şarkıyı söylemeli, hangi şiire sığınmalı şimdi?

22 Aralık 2016

25 Kasım 2016 Cuma

"Kalbimi çalmışsınız, sizinkine muhtacım..."

Kalplere dokunan bir oyun: Cyrano de Bergerac

Sahnede izlediğim bir hayal, günlerce, gecelerce bana eşlik edebilir miymiş? Edebilirmiş. Haline en çok üzüldüğüm âşığın daha yücesi, daha acılısı bulunur muymuş? Bulunurmuş. Shakespeare'den daha iyi balkon altında sevdiğine aşk sözleri söyleyen karakter yazılır mıymış? Yazılırmış. Bir oyuna hem komedi hem trajedi, hem dram hem fars, hem aşk hem savaş, hem politika hem hiciv, hem nesir hem şiir, hem iftirak hem visal sığar mıymış? Sığarmış. Bir oyun bir son gösterdiği halde çokçasını ima edebilir miymiş? Edebilirmiş. İnsan bir oyunu izlerken (ve de okurken) hem aklını hem de ruhunu katre katre döker miymiş gözlerinden? Dökermiş.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın 7 Ekim 2015'ten bu yana sahnelediği Edmond Rostand'ın Sabri Esat Siyavuşgil tarafından Türkçeye kazandırılan ölümsüz eseri Cyrano de Bergerac'ı Kasım ayında Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi'nde izledim. Oyun, aklımı başımdan, ruhumu bedenimden söküp öyle bir aldı ki, günlerdir etkisinden kurtulamadım; Cyrano'yu rüyalarımdan, Rostand'ın cümlelerini zihnimden, Yiğit Sertdemir'in sesini kulaklarımdan atamadım… Ruhum temizlendi, tazelendi, yenilendi… Artık Cyrano'yu tanıyan biri olarak dünyayı, şiiri, tiyatroyu ve elbette aşkı bambaşka bir gözle görüyorum. Öyle güzel, öyle büyülü, öyle kusursuz, öyle tatmin edici ki, büyük sıfatlar bulmaya çalışarak kirletmekten korkuyorum bu deneyimi…

Cyrano gözünü budaktan sakınmayan bir asker, bileği bükülmez bir kılıç ustası, ruhunun özgürlüğüne çomak sokacak her şeye ve bütün toplumsal değerlere karşı dizginlenemez bir isyankâr ve en önemlisi -en hüzünlüsü- saçının teline, kılıcının çevikliğine, kaleminin kağıda rastgele değdiği anda bıraktığı lekeye, birbiri ardına nefes almadan sarf ettiği cümlelerin arasındaki duyulmaz boşluklara kadar âşık fakat umutsuzca suskun bir söz ustası… Tepeden tırnağa ezber bozan bir karakter.

Balkonunda süzülen Juliet'ini izleyip "Elindeki eldiven olaydım da dokunaydım yanağına" diye iç geçiren bir Romeo değil, o denli pervasız ve saf hiç değil, ama yine de bir balkonun altında sevdiğine en güzel sözleri söylerken kalbi kanayan bir bahtsız o. İnsan, evladının tahtını yapabilirmiş ama bahtını yapamazmış; Cyrano öyle bahtsız ki annesi tarafından bile kabullenilmemiş, tahtını da kendi kendine yapması gerekmiş… Yaralı ve yarasını saklayarak yaşamayı seçenlerden o. Ve bunu kimseye müdanası olmadan, kurduğu her cümle, attığı her adım için savaşarak yapanlardan. Onun bütün hayatı koca bir savaş, herkesten ziyade kendi kendisiyle çarpıştığı…

Kusursuz bir adam tarifi yapmanızı istesem , Cyrano'dan daha iyisini, daha yücesini belki de düşleyemezsiniz. İyiliğin en üst seviyesinde yalnız başına yaşayan Cyrano'nun kusursuzluğundan ötesini hayal edemezsiniz.

Yine de -elbette- onun da bir kusuru var mutlu olmasını, arzu ettiklerine kavuşmasını engelleyen, o düşlenemez zirvede yalnız olmasına neden olan. Hayır, fiziksel kusurdan, Cyrano'nun dillere destan büyüklükteki burnundan bahsetmiyorum. Bu kusuruyla yaşamaya alışmış fakat onunla yüzleşememiş olan Cyrano'nun kendini içine hapsettiği bir çıkmaza dönüşen karakter özelliğidir burada sözü edilen. Zaten tiyatro, bu kusurlara ayna tutmak için var değilse niçin var?



Oyunun son repliğinde itiraf edilen bu kusurdan söz edip tadınızı kaçırmak istemem; bu oyunu izleyin ve bu muhteşem deneyime ortak olun isterim onun yerine. Bu kusuru yaşamının ve karakterinin belirleyicisi haline getiren Cyrano'nun, içinde yaşadığı toplumu, insanlar arasındaki ilişkileri, aşkı, dostluğu ve yoldaşlığı sorguladığı zaman ve mekânın ötesindeki özgün hikâyesi, defaatle izlenmeyi, üzerine uzun uzun konuşulmasını hak ediyor.

Cyrano büyük bir şair olduğu için mi en güzel sözleri bulup sevdiğinin kalbine dokunabiliyor yoksa şairliği, gücünü aşkının kudretinden mi alıyor bilemiyorum ama, onun şairlere özgü öngörüsü, her şeyin -duyguların bile- metalaştırılıp değiş tokuş edilebildiği bu çağda, her şeyi estetize etmiş bizlerin içine düştüğümüz çukuru yüzyıllar öncesinden görebiliyor. İç güzellik mi dış güzellik mi sorusunu soruyor ve aşkın bunlarla ilgisini sorguluyor kendi meşrebince.

İflah olmaz bir romantik olan bendenizi en çok etkileyen kısım, aşkta kaybetmeyi ta en başından kabullenmesiydi Cyrano'nun. Kaybetmeye mahkum olduğuna inandığı için kendindeki iyi yanları terazinin kefesine koymayışı -aşkın teraziye gelmez olduğu gerçeğini bir kenara koyabilsem de- beni derinden etkiledi. Savaşmadı değil, ama onun yaptığı adeta bir gölge boksu idi, kendine karşı savaştığı ve bu nedenle gücünü (ya da güçsüzlüğünü) asla sınayamadığı… Ve sonucu tahmin edebileceğimizi zannetsek de, Cyrano görünür olmayı seçseydi neler yaşanabileceğini asla bütünüyle bilemeyeceğiz ve bu da seyirci olarak bizlerin, Cyrano'dan daha fazla şey kaybetmemize neden oluyor.

Peki Cyrano bir kaybeden mi? Bu sorunun çok sayıda yanıtı var bence, çünkü aşkı aşk yapan, sonunda ne olduğu değil, sona giden yolda neler yaşandığı. Aşkta umutsuz olmak da illâ kaybedeceğiz anlamına gelmez zaten; "Mutlaka galip gelmek için çarpışılmaz ya!"


Yönetmen Mehmet Birkiye ve dramaturg Başak Erzi, kağıt üzerinde eksiksiz, kusursuz duran bu oyunu sahneye yansıtırken Rostand'ın ve Bergerac'ın ruhunu korumayı başarmışlar. Beş perde olarak yazılan bu uzun oyunu zaman zaman sahne eksilterek, zaman zaman oyunun temposunu yükselterek iki perdeye indirmiş, bunu yaparken de hikâye ve duygu akışını hiç bozmamışlar, Rostand'ın şiirindeki ritme ket vurmamışlar.

Yaptığı her işte sahneyi yepyeni ve bambaşka bir gezegenmişçesine, bir oyun alanı olarak yeniden yaratan Barış Dinçel'in bu anlatıya katkısı büyük. Kendi adıma, Cyrano'nun sahneye hareketli bir platform yardımıyla yaptığı havalı ve büyük girişi unutmam mümkün değil. Roxanne'in balkonu ve balkona nazır heykel, pastane ve masa düzeni, manastırın bahçesi; hepsi, karakterlerin içinde yaşadıkları dünyayı ve sahnenin duygusunu eksiksiz sunan mekanlardı ve sahneler arasında kolayca değişebilen dekorun kullanışlılığı, oyunun akışına ve seyircinin adaptasyonuna hizmet ediyordu.

Oyunun Tolga Çebi tarafından hazırlanan tema müzikleri ve oyun metnindeki şiirlerin balat formunda bestelenmiş halleri, bu dopdolu oyunda seyirciye hem nefes aldırma hem de onları gelecek sahnelere hazırlama rolünü üstlendi. Bu balatlardan birinin Cyrano'nun sesinde can bulması ise büyük bir sürpriz ve şahane bir sahne açılışıydı, sözünü etmeye doyamayacağım balkon sahnesinin hemen öncesinde… Zaman zaman koro rolünü de üstlenen bu müzikli akış oyunun bütünlüğüne de hizmet etti. Ayrıca müzisyenlerin, çalgıları ve sesleriyle sahnede bizzat yer almaları oyundaki gerçekçiliğin altını biraz daha çiziyordu.



Roxanne rolünde Ayşecan Tatari'nin yer aldığını öğrendiğimde beklentilerimi oldukça düşük tutmuştum, fakat Tatari'yi role son derece uygun ve falsosuz buldum. Yaşadığı dönemin kadınları gibi durağan, mesafeli ama asla çekingen değil; rolünün gerektirdiği gibi güzel, çok güzel ama bunun ardına sığınmamış; kendisine verilen küçük alanda rolünün hakkını ve rol arkadaşlarının karşılığını gayet iyi vermiş.

Ve Yiğit Sertdemir… Adını, kendisinden sitayişle söz edildiğini sıkça duyardım da, kendisine düzülen methiyeleri bunca hak ettiğini tahmin etmezdim. Tek kelimeyle: büyülendim! Oyunculuğu, koreografide, mimiklerde, tiratlardaki başarısı -ki tiratlarla dolu bir oyundur ve Sertdemir'i tiyatro tarihimize "tiratların ustası" diye yazsak yeridir- takdirlere sığmaz… Ama en çok da sesi… Cyrano'nun içinden geçtiği her duygu durumunu eksiksiz yansıtan ses kullanımı şiirlerin kalptenliğiyle bir araya gelince aklımı, ruhumu ele geçirdi; geriye gözyaşlarından ibaret bir ben bıraktı… Şimdi ben mırıldanıyorum o güzel baladı: "Kalbimi çalmışsınız, sizinkine muhtacım…"

(Bu yazı ilk olarak 22 Kasım 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

23 Kasım 2016 Çarşamba

Shirley: "Niye bu kadar çok yaşanmamış hayat var?"

Shirley bir kadın, sıradan bir kadın; anlatılan da sıradan bir hikâye, olağan şeyler. Oyunu bana bu kadar sevdiren de bu olağanlık. Alışılmışın içindeki yeni, küçük adımlar. Çünkü doğru açıdan bakıldığında tüm insanlar sıra dışıdır ve tüm yaşamlar anlatmaya değerdir…

Tebdil-i Mekan Prodüksiyon Tiyatrosu'nun yapımcılığında sahneye koyulan Shirley, İngiliz yazar Willy Russell'a ait. Oyunu Tebdil-i Mekan'ın kurucularından Evren Ercan Türkçeye çevirmiş. Oyunun yönetmeni ve tek oyuncusu ise her rolüyle bizi kendine hayran bırakan Sumru Yavrucuk.

Shirley bir eş, bir anne, bir komşu, bir dost, bir emekçi ve bir kadın… Hayat gailesinde, zamanın akışında geri plana attıkça kadınlığını unutmuş ve belki de zamanla kadınlığından vazgeçmiş bir kadın…

Ama Shirley, aynı zamanda çok neşeli bir kadın; çünkü bize sıkıcı gelebilecek o halini kabullenmiş ve onu da neşesine meze yapmayı becermiş. Kendi sınırları içinde, kendi rutininde yaşayıp giden bir kadın…

Çok tanıdık, çok bizden değil mi?

Shirley değil de Şermin desek mesela, hiç yadırganmaz, öyle de akar gider oyun.

Jehan Barbur bir şarkısında "Geç Kalmış" bir Şermin'den* söz eder, bilir misiniz? Oyun esnasında ve sonrasında hep bu şarkı eşlik etti düşüncelerime. İki kadının da çıkış noktaları fazlasıyla benziyor çünkü birbirine. (Hangi kadının hikâyesi bambaşka bir yerden başlıyor ki zaten?)

Şarkıda bekliyor Şermin, bir umudu var mı emin değilim ama, yine de pencereden ayrılmadan bekliyor işte, "kim gelecekse"?*

Shirley bekliyor mu bilmiyorum, ama onun da "aklı yüklü"*; mutfak duvarını arkadaş bellemiş kendine, ona döküyor bütün derdini. Ama Shirley, Şermin'in yapamadığını yapıyor ve bir adım atıyor evinden dışarı. Eşi olmadan, çocukları olmadan ve hatta yanında bir arkadaşı bile olmadan karışıveriyor hayata. Dışarı çıkıp nefes almanın, sahilde dolaşmanın, şarabın, yeni insanlar tanımanın, şehvetin ve güzelliğin tadını hatırlıyor; kendini yeniden keşfediyor. "Boş kalmış bir öykü"ydü* Şermin'inki, dolduruyor öyküsünü Shirley. Şermin "öyle yabancılaşmış, unutmuş yaşamayı"*, Shirley hatırlıyor ve çevresindekileri de katıyor yeni ve renkli yaşamına.

Shirley'i farklılaştıran, yalnızca evinden, düzeninden dışarı bir adım atması değil; geç kalmışlığın altında ezilip son sürat koşmak yerine tüm adımların ve geçmişteki o durağanlığın da tadını çıkarması ve o adımdan önceki hayatını tümüyle silip atmaması. Yani Shirley, hayatını değiştiren değil, sınırlarını ve ufkunu genişleten bir kadın aslında.

Sumru Yavrucuk'un defalarca izlenilesi, şahane bir performans sergilediğini söylememe bile gerek yok sanırım; saçının teline kadar Shirley olmuş bir kadındı sahnedeki ve Shirley'i bu kadar sahici kılan da buydu belki… Bir de, çeviri oyunların çoğunda karşımıza çıkan o başka yerlere ait olma hissinin olmayışı. Dedim ya, Shirley değil Şermin olsaydı adı, hiçbir şey eksilmezdi bu hikâyeden, öylesine bizdendi, çeviri kokmuyordu replikler.

Shirley sayesinde bir güzel kadınla daha müşerref oldum ben. Sahne üzerinde ama sahnenin dışında, sesiyle ve gitarıyla bize eşlik eden, zaman zaman da mizansenin bir parçası olup oyuna katılarak seyrimize renk katan Selmin Artemiz'i tanıdım ve takibe aldım. Dilerim başka hikâyelerde ve şarkılarda karşılaşırız yeniden…

Shirley hayati bir soru soruyor bizlere: "Niye bu kadar çok yaşanmamış hayat var?" Ve kendi yanıtını veriyor anlattıklarıyla; "yaşayın" diyor, "zorunda olduklarınızı değil, yaşamak istediklerinizi"

*Jehan Barbur - Geç Kalmış Şermin'in Yeri


(Bu yazı ilk olarak 7 Kasım 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

17 Ekim 2016 Pazartesi

"Bu bendeki seyir değil…"

Aylar sonra yeniden düşlerimdeydin, ne gereği varsa!

Rüyamda bile parçalara ayrılmışım, her bir parçaya bir görev tayin etmişim, hepsine birden yetişmeye çalışıyorum… Bir oradayım bir burada...

Son günlerde kafama takılan, aklımı karıştıran kim varsa senin yüzüne bürünmüş, nereye gitsem ya sen ya senin olmasını/sen olmalarını istediğim başka yüzler... Seninle konuşurken onlara söylüyorum, sana dokunurken bir başkasına sarılıyorum, çok tuhaf, fazla tuhaf; seni hiçbir zaman böyle bir karmaşanın içine sokmadım ki ben… 

Sen hep biraz daha yukarısındaydın bu kalabalığın, belirli ve sabitti yerin, değiştirmezdim… Ama sanki bu sefer ne ben teşneydim seni orada çakılı tutmaya ne sen istekliydin özel olmaya… Ve ilk kez, sen de gitmek istiyordun benden, sessiz ve usulca. Ben de yalnızca izliyordum gitmek isteyişini, hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey yapmak istemeyerek. Canım sıkılıyordu ama canım yanmıyordu...

Zaten "penceren kör, kapın kilitli" ve ben o kapıyı çalmaktan, o pencereden içeri başımı uzatmaya çalışmaktan yoruldum. Bir kerecik olsun bir aralık buluverseydim belki de tüm varlığımla sızacaktım evinin her köşesine, seni yerleştirdiğim gibi yıllar yılı düşlerime. Ama ben artık kendi pencerelerimi sonuna dek açmak, her yeni mevsimi dolduramayacaksam da odamın içine, en azından hava almak istiyorum.

Oysa düşlerdi seni ince ince işleyen ruhuma, şimdi söküyor nakışlarını yine düşler… Artık "bu bendeki sevda değil"!

19 Eylül 2016 Pazartesi

'O kız' okusun, siz okumasanız da olur...

23261079
Enver Aysever'in "Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı" romanı üzerine düşünceler...

Uzun zamandır bir kitabı okurken böyle çile çekmemiştim… Başladığım kitapları yarım bırakamamak, bir şekilde yarım bıraktıklarıma da geri dönüp baştan okumak gibi bir rahatsızlığım var, bu nedenle yeniden okumaya değmeyeceğini düşündüğüm kitapları ne olursa olsun bitirmeye çalışıyorum, bu kitap da onlardan biri.

Bence en büyük sorun romanın akmaması… Cümleler, olaylar, saptamalar, beklentiler art arda geliyor, evet, ama kitap ilerlemiyor. Sanki hep aynı anda -o ilk bakış ve ilk kıvılcımda- duruyor zaman, ötesine geçilemiyor. Bir romanın akması zorunluluğundan söz etmiyorum, yazar isterse roman boyunca o bir tek anı anlatmak da isteyebilir; ama o durumda bile cümlelerin bizi bir yerlerden bir yerlere götürmesi, yol boyunca da bizi çeşitli yollarla tatmin etmesi gerekir; ama maalesef!

Kitabın başlarında anlatıcı ve romancı vardı hikâyeyi gören farklı gözler olarak; anlatıcı yok olurken satırlar arasında, romancı hatırlatıyordu varlığını sık sık. Bu da epik bir tat katıyordu anlatıya - daha doğrusu, anlatıdaki yegane lezzet bu oluyordu. Sonraları unutturdu kendini romancı, anlatıcı yalnız kaldı ve anlatılan hikâyede bir özgünlük bulunmadığından, ardına düşülecek bir soru işareti de kalmadı.

Başlarda romancı tarafından ufak ufak iğnelenen anlatım biçimleri, ilerleyen sayfalarda anlatıcının başat üslubu haline geliyor. Sanki kitap okumuyor da popüler şarkıların video kliplerini izliyorum sessizce; üst üste binen ve hep birlikte hiçbir şey anlatamayan anların tarifleri yalnızca…

Anlatıcı, bunun İstanbullu bir aşk olduğunu söylüyor sık sık; hatta o kadar sık söylüyor ki, kendisini de inandırmaya çalıştığını düşündürüyor okuyucuya. Zira hikâyede, yaşanan aşkta, 'İstanbullu' bir şey yok. Türkiye'nin hangi şehri için yazılsa aynı şekliyle duracak bir hikâye bu. Etnik farklılıklar ve politik detaylar yetmiyor İstanbulluluğa ikna olmamıza.

'O kız' olmadığımdan emin olarak ama yine de isminin büyüsüne kapılarak almıştım elime kitabı, sonuçta da herkesin hemfikir olduğu noktaya geldim: Keşke 'o kız okusun diye' yazılmakla kalmayıp yalnızca 'o kız'ın okuyabileceği bir yere bırakılsaydı da benim vaktimden çalmasaydı bu kitap…

Bazen kurban katiliyle suçu bölüşürmüş*

Geçen yıl bu zamanlar derdim zorum, gecem gündüzüm Kiralık Aşk olmuştu, onu konuşup onu yazıyordum her fırsatta, her yerde. Kiralık Aşk, epeyce zamandan sonra yazmakla barıştırmıştı beni; onda bir şeyler vardı bana uzun uzun cümleler kurduran.^^

Yıl boyu da onu düşünüp yazmayı sürdürdüm zaten. Sezon finalinden sonra ise uzun bir sessizlik oldu Kiralık Aşk'ın dolanıp durduğu zihnimde. Fikirler birbirine küsmüştü sanki, onlarcası bir araya gelip de cümlelere dönüşemediler… Sorularım, itirazlarım ve beklentilerim dile gelemedikçe özlem büyüdü içimde. Yeni sezon tanıtımlarını görünce ve bana bu başlığı bahşeden şarkı ansızın yeniden çıkınca karşıma, bir şeyler uyanmaya, cümleler kurulmaya başladı zihnimde. Yeni sezondan önce, aklımda kalanları ve beklentilerimi yazmak istedim, özlemimizi dindirir belki biraz…

***

Öncelikle sezon finali hakkında söyleyeceklerim var. Türlü manevralarla saklanan kiralık aşk oyununun ortaya çıkışı ikinci sezona kalsaydı benim için büyük hayal kırıklığı olacaktı, bu nedenle kaldığımız noktadan çok memnunum ama… 'ama'larım var bol miktarda.

Defne'nin itiraf ettiği sahnenin tasarlanışındaki özgünlüğe ve çekimlerdeki güzelliğe şapka çıkarsam da bu şekilde bir itirafın Defne'nin karakterine uygun olup olmadığından emin olamıyorum bir türlü. Bizim 52 bölüm boyunca izlediğimiz, derdine ortak, macerasına yoldaş olmaya çalıştığımız Defne böyle nokta atışı konuşan, 52 bölümlük hikâyeyi 12 cümleye sığdıracak netlikte bir kadın değil, hem de böyle kupkuru cümlelerle...

52 bölümdür/haftadır düşünüyor olması gereken şeyi -bu sırrı Ömer'e nasıl açacağını- böyle düşüncesizce ortaya dökmesi tam Defne'lik bir hareket, kabul ediyorum. Ama böyle yanlış bir şeyi o kadar yanlış zamanda ve yanlış cümlelerle söylüyor ki, kapı aralığından lafın yarısını duyup harekete geçen dizi kahramanlarına benziyor Ömer'in karşı karşıya kaldığı durum. Ömer için, Defne ve gıyabında konuştuğu herkesin masumiyet karinesi ortadan kalkıyor bir anda. Bu nedenle o an vereceği tepki için Ömer'i suçlayamayız… (Başka şeyler için suçlayabiliriz, suçlayacağız da!)

Düğüne annesini çağırmak istemediğini söylediği zaman Ömer onu anlamış ve ısrar etmemişti. Defne de bunun üzerine, "Senin de benden beklediğin buydu, değil mi? 'Sen bilirsin' deyip müdahale etmemem…" diye sormuştu. O zaman Defne anladı sanmıştım düşüncesizlik ettiğini, hayatındaki en önemli kişi de olsa başkası adına karar veremeyeceğini… Oysa Defne, hiçbir şey bilmeyen Ömer'i nikâh masasına kadar getirmekle kalmadı, bir de kaynar sular misali hikâyesini döküverdi Ömer'in başından aşağı.
"Her şey bir oyunla başladı… Senin evlenmen gerekiyormuş… Neriman Hanım bunun için beni buldu… Bir teklifte bulundu, 200 bin liralık bir teklif… Abimin borcu vardı… Sinan Bey'den saklamasını istediler… Söyleyecek oldu… Sude öğrenince… Koray Bey de biliyordu… Necmi Bey oyun bitsin dedi… Ben sana âşık oldum… İşte bu yüzdendi kaçmalarım, çırpınmalarım, yalanlarım…"
Söylediklerine bakınca, o kısacık cümlelerin birinde bile sorumluluk almadığını ve bu meşakkatli yol boyunca kendisine eşlik eden herkesi bir çırpıda harcadığını görüyor ve kahroluyorum hâlâ. Ne bir pişmanlık ya da üzüntü ifadesi ne suçun kabullenişi… “Özetin özetinin özetini yapacak olursak durum bu, bak bu da nikâh memuru!” Hiçbir şeyden ders almayan Defne, şimdi başına gelecek her şeyi hak etmiyor mu?


Vay anam vay neler dönmüş Serhat yaa...

Burada durup, Defne'nin bu sırrı İso'ya anlattığı 11. bölümü hatırlamadan edemiyorum. Nasıl da baştan sona, tüm detaylarıyla, günahıyla sevabıyla her şeyi kabullenerek ve Ömer'i sevdiğini de ekleyerek ne güzel anlatmıştı dostuna… İso da ne güzel dinlemişti onu sessizce ve anlayışla… Tamam, Ömer'in bunları, İso gibi elini çenesine koyup film izler gibi takip etmesini bekleyemeyiz elbette, ama Defne ne anlatırsa anlatsın, onu yüzündeki o büyülü mutluluk ifadesiyle dinleyebilen bir Ömer var karşımızda. Ve ondan anlayış ve merhamet bekleyebilmemiz için böyle bir itiraf gerekliydi, Defne'nin o kupkuru lafları değil…

Oysa Ömer'in o melun yürüyüşten önceki sözleri tıpkı bir evlilik yemini gibi umut ve aşk doluydu:
"Defne… Bundan sonra hayatımız böyle olacak, bütün bu kalabalık dağıldıktan sonra biz kalacağız, ikimiz. Hayatımız boyunca birlikte olacağız. Aynı günü, aynı geceyi, aynı ömrü paylaşacağız birlikte, mutlulukla ve güvenle. Yıllar geçecek, eskimeden, eksilmeden yaş alacağız yine birlikte. Ve ben hâlâ şanslı hissediyor olacağım kendimi, yanımda sen olduğun için, senle bir olabildiğim için. İyi ki varsın sevgilim…"
Karşılığında, Ömer bunları söylemeden önce etrafa gülücükler saçarak nikâh anını bekleyen Defne'nin bomboş bakışları… Ve "Ömer benim sana bir şey söylemem lazım" deyişi, panikle… Defne bu lafın ardından hiç konuşmasaydı bile ben olsam koca bir soru işareti oluşurdu zihnimde ve hiç tereddütsüz "evet" diyemezdim nikâh memurunun sorusuna. Böyle bir aşk itirafı ve sonsuzluk yemininin karşılığı olarak dillerden sevgi sözcüklerinden başka ne dökülse çirkin olur çünkü…

Ve bana 15 Mart'ı hatırlatmıştı Ömer'in cümleleri. Annesinin ölüm yıldönümünü tek başına ve karanlıkta geçiren Ömer'in ışığı, umudu, geleceği olan sözler söylemişti Defne. Bir evlilik yemini edilecekse, en güzellerinden birini etmişti Defne:
"Bundan sonra 15 Mart'ta pazı dolması yapacağım. Sonra ışıkları açıp akşam birlikte yiyeceğiz. Sonra sen bana annenle ilgili anılarını anlatacaksın, ben de 'bunu anlatmıştın' falan demeyeceğim hiç… Acı tatlı ne varsa sabaha kadar konuşacağız. Sonra sarılıp uyuyacağız, yine birlikte. Sabah uyandığında yine yanında ben olacağım. Çünkü artık yalnız değilsin, ben varım. Bundan sonra yanında hep ben olacağım, gülerken, ağlarken ellerini hep ben tutacağım, hiç bırakmayacağım."
Ama sarıp sarmalamak, yaralarını iyileştiremese de yanında olup elini tutmak istediği adamı kocaman bir ateşin içine atıp tek başına çıkmasını bekledi…

Defne'yi istemeye gittikleri evde dedesini gördüğünde aldığı hale büründü Ömer'in suratı: öfke, hayal kırıklığı ve kandırılmışlık okunuyordu her ikisinde de… Ve hiçbir şeyden ders almayan Defne, bir önceki hatasından da ders almamış ve yanlış zamanda, yanlış yerde kurduğu birkaç cümle ile hepimizi birden üzmeyi başarmıştı.

Şimdi durup bakınca, bir tarafta ne olursa olsun güvenmeyi ve birlikte bir yola çıkmayı seçen Ömer, bir tarafta Ömer gibi bir adamın bekârlığa veda partisinde 'istenmeyen' şeyler yaşayabileceğini 'düşünebilen' bir Defne. Bütün ayrılıklarına sebep güvensizlikken o imzayı atmayı kabul eden, imzadan hemen önce de neyin üzerinde durduğunu bilmediğimiz o güvenin altını tüm gücüyle oyan bir Defne. Defne'nin hikâyesine yoldaşlık etmeyi kabul etmişken Ömer'in tarafını tutuyor olmak istemiyorum ama Defne'yi anlayacak ya da ona hak verecek bir şey de bulamıyorum.

"Ömer bunu hak etmemişti" de diyemiyorum zaten. Kendisine böyle bir oyun oynanmasını elbette hak etmedi. Ama müdahale edebileceği yerlerde etkisiz kaldı: Defne'nin bir şeylerden çekindiğini bile bile onu engelleyen şeyin peşine düşmedi, onu konuşturmadı. Zaten baştan beri hiçbir zaman konuşan, oturup lafın lafı açtığı amaçsız sohbetlerle sabahlayan, böylece birbirlerini enikonu tanıyan bir çift olmadılar. Buna rağmen akışına bırakmak yerine sürekli 'evlenelim' diyen de Ömer oldu. 20. bölümdeki evlilik teklifini izledikten sonra, yalnızca 5 aydır tanıdığı biriyle evlenecek karakterde biri olmadığını düşünmüştüm Ömer'in. Çünkü mükemmeliyetçiliği onu fazla sağlamcı ve bu yüzden de çoğu zaman hareketsiz hale getiriyor: Hata yapmamak için hiçbir şey yapmamak gibi bir şey… 'Evin kapısını kapattığında içeride de gerçek olabilen bir şey' ararken başladığı hikâyede, aradığını bulduğunda evin kapılarını bir an önce kapatıp kafasını rahat ettirmeye çalışan düz bir adama dönüştü Ömer.

Yani Defne Neriman'la, Ömer de Defne ile bölüştü suçu…

***

Kiralık Aşk yolculuğuna misafir olmaya karar verdiğimde bilmek, öğrenmek ve elbette görmek istediğim çok şey vardı. Ve 52 bölüm sonunda cevaplanmayan pek çok soru, anlatılmayan pek çok hikâye kaldı bende…

Ömer, Defne ile Sinan arasında bir şeyler yaşandığını düşünüyorken, "şirket çatısı altında duygusal ilişki yaşanmasını çok doğru bulmuyorum" demişti Defne'ye. Bunun Defne'yi Sinan'la görmek istemediğinden kaynaklandığını hiç düşünmemiştim ben, gerçekten şirkette 'özel' şeyler yaşanmaması gerektiğini düşünüyor sanmıştım. Evdeki sorunları evde bırakmak gibi yani… Ama Ömer Defne ile sevgili olunca bu sözlerini derhal unuttu. Defne de bunun hesabını hiç sormadı.

Benzer şekilde, Ömer de Defne'ye, Gurur ve Önyargı'yı kendisine neden Yasemin'in verdiğini sormuş ve yanıt alamamıştı. Soruyu yanıtsız bırakmakla kalmamış, bir de istifa etmişti Defne. Defne'nin o kitabı alabilmek için kitapçının raflarını temizlemesinden bu kadar etkilenen Ömer'in bu sorunun yanıtını almak için daha sonra hiç uğraşmamasını da hiç anlayamamıştım ben.

Neriman'ı sakinleştiren, Koray'ın hezeyanlarını dizginleyen Mine'yi tanımak istiyordum; Neriman'la yolları nasıl kesişmiş, bu gelgitli ilişkiyi nasıl kurmuşlar ve korumayı nasıl başarmışlar, bu kadar tantana ortasında sakin kalmayı becerebilmek için nasıl yollardan geçmiş, Neriman'ın yanında olmadığında neler yapar, nasıl yaşar görmek isterdim.

Defne'nin Passionis'e gelişiyle değişip gelişenin yalnızca Ömer, Sinan ve Yasemin olmasını değil; Passionis'in baştan aşağı yepyeni bir yer olmasını görmek istiyordum ben. Derya'yı tanımak, hikâyesini dinlemek, bir tip olmaktan öteye geçmesini izlemek istiyordum. Oysa Derya yalnızca oradan oraya laf taşımak için kullanıldı 52 bölüm boyunca.

Şirkette çokça işe yaradığı halde 'görünmez' olan Vedat'ı merak ediyordum. Henüz onu tanıyamadan Vedat gitti, yerine Zübeyir geldi, onun da hikâyesine vakıf olamadık. Koray'ın kaprislerini karşılamaktan ve şirketteki dedikodu akışına hız vermesinden başka bir katkısını da göremedik.

Ayrıca Defne'nin şirket çalışanlarıyla ilişkisi de çokça sorunlu. Nazlıcan, Derya, Vedat, Zübeyir, Ozan… Hemen hepsiyle yalnızca işi düştüğünde diyalog kurdu ve onlar -dedikodu malzemesi edinmek amacıyla bile olsa- kendisiyle konuşmaya geldiklerinde verdiği karşılık hep "sana ne", "uzattın ama", "çekil" gibi tek taraflı cümlelerle oldu. Oysa bu Defne, hiç tanımadığı Gallo ile bir günde kankaya bağlayabilecek kadar sıcak, minnoş bir insandı. Buradan bakınca Passionis'te Defne'nin gıybetinin yapılıyor olması o kadar da tuhaf gelmiyor; onların gördüğü, tanıdığı Defne işi düşmedikçe konuşmayan, patronlar dışında kimseyle arkadaşlık kurmayan biri…

Şirketin sık sık varoluş problemleri yaşamasından ve hep bir mucize ile kurtulmasından söz etmek dahi istemiyorum. Tabii Chérie'den de...

Defne'nin atacağı her büyük adımda yoluna çıkıp "200 bin lira" kozunu oynayan Neriman, Eymen'e verdiği paranın peşine niye hiç düşmedi? Sude'ye güya ilk görüşte âşık olan Eymen, neden bir anda yok oldu? Neden düşmedi sevgisinin ardına?

Fikret neden Deniz Tranba'dan aldığı çeki neden direkt Defne'ye verdi? Defne, o çekin üzerinde Tranba imzasının olduğunu bile bile neden bozdurmak yerine götürüp hemen Neriman'a verdi?

En büyük beklentim ve dolayısıyla en büyük hayal kırıklığım da Deniz Tranba oldu ilk sezondan. Devrim Yalçın'ın adını duyunca bile heyecanlanan biri olarak, henüz yalnızca sesini duyduğumuz 15. bölüm fragmanından sonra bir Deniz Tranba yazısı yazmaya başlamıştım bile, ama Deniz karakteri o kadar geri planda kaldı ki 30 küsur bölüm boyunca, ben o yazıyı tamamlayamadım zira Deniz'in hikâyesine dair ufacık bir fikrim bile yok. 'Ömer'in kışını getirme' iddiasıyla ortaya çıkan biri bu kadar kifayetsiz kalmamalıydı. (İkinci sezondan en büyük dileğim budur: Deniz'i tanıyalım ve ben o yazıyı tamamlayabileyim.)

Son olarak, yeni sezonla ilgili beklentilerimden ve tahminlerimden bahsetmek istiyorum biraz; ne de olsa kehanetlerde bulunarak çıkmıştım bu yola…

Yayınlanan tanıtımlarda Defne'nin karnında bebek, Ömer'in elinde yüzük avına çıkanlar oldu çok sayıda… Açıkçası ben, bizim yokluğumuzda kavuşan bir #DefÖm görmek istemiyorum. Bütün bu sorunların nasıl çözüleceğini görmek için komşu oldum bu hikâyeye, benim göremediğim bir yerde, nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde sorunları ortadan kaldırmış olduklarını görürsem hayal kırıklığı yaşarım. Zaten Ömer ve Defne o kadar az şey konuşup paylaşıyorlar ki, bir de dev bir kaya misali yolumuza çıkan bu sırrı nasıl aştıklarını görmeyeceksem neyi izleyeceğim?

Defne ve Ömer'i ayrı ayrı görmek istemeyenleri anlamıyor değilim, ama böyle bir sezon finalinden sonra öncelikle ayrılık görmek isterim. Zaten sorunlarını konuşarak çözmek yerine sorunların üzerinden atlayıp geride bıraktıklarını zannederek ilişkiye devam ettikleri için sürekli çatırdıyor bir şeyler, bir de oyun ortaya çıkınca her şeyin yerle bir olmasına şaşırmamak gerek. Ve sezon finalinde kalbimize sapladıkları o bıçağı birkaç tur döndürsünler içimizde, ne de olsa sonuçta kazanan aşk olacak, bu yolda beraberce acı çekmeye değer.

Defne ve Ömer'in evlenmediği, iptal olan düğün sonrası Ömer'in Roma'ya gittiği yorumunu yapmak çok kolay. Bir süre sonra Ömer herkesi Defne'ye benzetmeye başlayacaktır. Derken bisikletiyle geçerken uzun, kızıl saçlarını savuran bir kadına rastlanır, peşine düşülür, kadının yüzü görülür, Defne olmadığı anlaşılır… Ve artık dönme zamanının geldiği de…

Bu esnada Sinan ve Defne birlikte çalışmaya başlamış olmalı yeniden, Seda da şirketin yeni Konsept Danışmanı olsa gerek… Fragmanda gördüğümüz küçük kız çocuğunun Seda'nın kızı olduğunu düşünüyorum. Hatta Seda, Sinan'ın eski sevgililerinden biri olabilir ve küçük kız da Sinan'ın çocuğu olabilir -biraz klişeden kimseye zarar gelmez. Sinan karakterine babalık yakışacaktır.

Ömer'in "başlıyoruz kardeşim" sözünü Sinan'a söylediğini sanmıyorum -muhtemelen Pamir'e söylüyor- ama açıkçası bir başkasına "kardeşim" demesini kabul edebileceğimi de sanmıyorum. Buna ikna olabilmemiz için Pamir'in de geçmişten gelen biri olması gerekir. Zaten şimdiye dek diziye yeni katılan herkes geçmişten geliyordu: Feryal, İz, Gallo, Selim, Deniz…

Peki, Ömer neye başlıyor? Öncelikle bıraktıklarını yeniden elde etmeye çalışacak olmalı. Yeni bir şirket kurup pazardan pay alma mücadelesinde hem Sinan'la hem de Deniz'le karşılaşacaktır. Umarım bu yolculukta Ömer de kirlenir biraz. Aklıma gelen bir diğer ihtimal de Pamir'in, Passionis'te Ömer'in yerine gelen 'senior' tasarımcı olması. Malum, Defne daha 'junior'. Ömer geri döndüğünde Pamir'i kendi şirketine transfer ederek hem Defne'den uzaklaştırabilir, hem de rakibinin elini zayıflatabilir…

Pamir, Ömer ya da Sinan'la değil, Deniz'le de çalışıyor olabilir ama Deniz'in koltuğunu paylaşacak biri olduğunu sanmıyorum. Zaten sarsılmaz da bir bütçesi var, o yine tek tabanca takılıyordur. Ah bir de şu giyotinin hikâyesini öğrenebilirsek… ^^

Fragmanda Defne'nin söylediği ninninin yeğeni İso için olduğunu düşünüyorum. Defne'nin hamile olması ya da Ömer'den habersiz bir çocuk dünyaya getirmesi, izlemek istediğim en son şeyler bile değiller… Çocuk gibi bir zorunlukla değil, aşkla ve güvenle bir araya gelmeliler.

Bu arada, izlemek istemediğim bir diğer hikâye de Defne'nin annesinin ortaya çıkışı olur. Gitmesiyle bitmiş bir hikâye o bence, deşmeye gerek yok. (Ama deşilecekse, Defne'nin annesi olmaya en uygun oyuncunun Gülçin Santırcıoğlu olacağını düşünüyorum, naçizane.)

Ucundan, kıyısından tutturmuş ya da bütünüyle alakasız tahminlerde bulunmuş olabilirim, ama bu oyunu seviyorum. Tutturmuş olmak kadar yanılmış olmaktan da mutlu olacağım, zira bu hikâyeyi şekillendiren zihinlere, söze döken kalemlere güveniyorum… Ne çare, ben de çoktan bölüşmüşüm suçu katilimle, ta ilk bölümde!

"Şimdi seyrediyorum kendi sinemamı Haberin yok sonundan Ya da var mı filmin devamı?"*

*Betül Demir'in "Mıknatıs" şarkısından, söz: Sezen Aksu