müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2025 Pazar

"Anlasaydı düşünmeden severdi beni"

 

Şarkılar üzerine mavrayı seviyorum, ama epeydir yazıya dökmemiştim böylesini. Hiç gerekli olmayan birtakım fikir yürütmeler yapılacak bu yazıda, ciddiyetle yaklaşacakları baştan uyarayım. Ben de ciddiyim, evet, ama hayatın anlamını aramadığım da bilinsin şarkılarda. Esasında arıyorum da, hepsini tek bir şarkıda bulamayacağımı ve bazı şarkılarda bir tutam dahi hayat anlamı bulunmadığını bilerek ve yine de pek çok şarkıyı hak ettiğinden fazla sevmeye devam ederek…

 

Her neyse, bugün konuğumuz Tan Taşçı ve yepyeni şarkısı "Sokağından Geçmezdim." Aslında Tan hakkında, şarkıları ve akla zarar klipleri hakkında yazmayı daha önce de çok planladım. Hayata geçiremedim yahut başladıklarımı tamamlayamadım. Ama bu kez olacak, hem de bir gecede yazıp çıkaracağım elimden. Bir yerden başlamak zorunlu. Çünkü yazmam gereken başka şeyler, tamamlamam gereken başka işler var lakin bu şarkı dönüp duruyor zihnimde. Kurcalamalı, bozmalı ve rafa kaldırmalıyım bir süreliğine.

 

Şarkının sözlerine geçmeden önce söylemem gerekenler var: Zaman zaman kendisine küsmeyi adet edinen bir Tansever olarak bu şarkıyı şükürle karşıladım. Piyasadaki pek çok şarkıdan farklı bir tarzda, düpedüz arabesk bir şarkı bu çünkü. Üstelik, pek çok Tan Taşçı şarkısı gibi sadece sözleri ve ruhuyla değil, bestesi ve özellikle de aranjesiyle arabeskin dibi bir şarkı. Piyasada bambaşka işler yapılmakta ve ilgi görmekteyken ve Tan da başka şeyler denemekten bir türlü vazgeçemezken. Öyle bir başka şeyler deneme hevesiydi ki, "Bilsem ki" ve "Zorlu Sevdam" cover'ları damarın âlâsı olup yeniden dillere dolanabilecek, dizilerde çalınabilecek, "tıklanma rekorları" kırabilecekken beat'lere kurban edilmiş, dar ses aralıklarına hapsedilmişti. Tan'ın günahları bunlarla sınırlı değil ama derdimi anlatmaya yeterlidir herhalde.

 

Şarkıyı şükürle karşılamamın bir başka sebebi de şarkıların giderek kısaldığı, A'nın B'nin kaybolduğu, nakarattan ibaret şarkıların yapıldığı bu dönemde ortaya neredeyse 4 dakikalık bir iş çıkması. Evet, bu şarkının da B'si yok ve A'sı da pek tatminkâr değil, ama en azından başı sonu belli bir şarkı (hatta bir de klip) var elimizde.

 

Şarkıyla doğrudan ilintili olmayan bir şükür vesilesi de şu: Senelerdir bizi konserlere boğan -eh bizim de "Paşa Paşa" o konserlere gidip bile isteye boğulduğumuz- Tan, bir süre konser yapmayacağını açıkladı. Ben, "Ne güzel işte, biraz kendine dönsün, daha güzel şarkılar yapsın," diye düşünürken bu şarkı geliverdi. Yani bunun dahası da olabilir, o ilk yıllardaki hitlerin seviyesine çıkabiliriz yeniden. Tan konserlerine susuzluğumuz baki, bu şarkıyı konserde söylediğimizi hayal ederek dinlemeye, söylemeye ve "acaba bunu mu demek istedi" diye mavralara devam!

 

Bakalım Tan acaba bunları mı demek istedi: (Muhtemelen hayır!)

 

Şarkımız hızlı, hızlandırılmışçasına hızlı (öyle ki bir aralık, "yoksa rap mi denemiş" diye düşünüp korkmadım değil) bir vokalle söylenen iki dize ile başlıyor:

 

"Al beni de yanına, sakın ha burada bırakıp gitme

Son yolum ol, sonum ol, zorum olma, gitme, terk etme"

 

Yukarıdaki cümlelerde şükrettiğim A, işte bu. Bu kadarcık. Buradan tek öğrendiğimiz, karşıdaki bireyin gitmek istediği, kahramanımızın ise terk edilmek istemediği. Fakat kahramanımız yalnız kalmak mı istemiyor, bir şekilde başlamış bir hikâye sonlansın mı istemiyor, yoksa aşkından yanıyor da haykırıyor mu, bilemiyoruz. Mecbur devamına bakacağız:

 

"İstedim olmaz, çok uğraştım, çok

Yorulma sen de, bence gerek yok"

 

Belli ki bir türlü olmayan, oldurulamayan bir şeyler var. O bir şeylerin ne olduğu hakkında bize bilgi verilmiyor ama bu sözleri duyan herkes yine de bir şeyler anlayabiliyor. Bu noktada derhal Martin Stokes'un arabesk şarkı sözleri hakkında yazdıklarını hatırlıyor ve Türkiye'de Arabesk Olayı kitabını (İletişim Yayınları, 2016) elime alıyorum. Kitabı didik didik okuduğumdan aradığımı bulmak zor olmuyor: "Türkçe şarkı sözleri nereye çeksen oraya giden, dolaylı bir hava içerir ve açık bir anlatım yapısından yoksundur. (…) her şarkı, herkesçe bilinen bir dramın parçasıdır." Daha ne söyleyeyim, şarkı bir şey demiyor aslında ama biz her şeyi anlıyoruz. Böyle bakınca sözleri didiklemeye ne gerek var diyebilirsiniz. Haklı da olursunuz. Ama ben hikâye meraklısıyım, kurcalamaya devam.

 

"Bak, bazı hisler dürüstlük ister"

 

Şarkının en alıntılanası cümlesi olduğu derhal fark edilmiş ve şarkının ruhuna en uygun yerine de yerleştirilmiş klibin bu cümle: Kahramanımızın kullandığı arabanın arka camı. Fakat şunu da sormak zorundayım: Hangi hisler dürüstlük istemez ki? Duygu dediğin ancak dürüst olunursa yaşanabilir, iyisiyle kötüsüyle. Öfkenin de, nefretin de, korkunun da yaşanması, yani bu hislerde de dürüst olunması gerekir ki bireyler ruh sağlıklarına zarar gelmeden hayatlarına devam edebilsin. Dolayısıyla kahramanımızın bu cümlesinin de hikâyeye dişe dokunur bir katkısı yok. Anlıyorum, karşısındakinden dürüstlük bekliyor, haklıdır da, lakin bu beklentinin hislerle bağlanması gereksiz. Ama bu konuya tekrar tekrar döneceğiz.

 

"Benim dünüm zor, yarınım yok"

 

Arabesk ruha uygun olarak zor bir hayat ima ediliyor, öylesine zor ki aşkı da çekip aldığımızda geriye hiçbir şey kalmayacak. Gitmek üzere olan bir kişi, geleceği olmayan birine merhamet dışında ne duyup da gitmeyebilir, benim anlamam mümkün değil. Bir önceki dizenin arzuladığı gibi dürüst olalım hadi ve soralım, yarını olmayan birinin yanında neden kalsın mesela bir insan? Sevmek bunun zorunlu yanıtı olabilir mi? Ya da bir duygu bir davranışı zorunlu kılabilir mi?

 

"İsteseydi dün gibi gitmez denerdi"

 

"Beni dün istediği gibi isteseydi, gitmeyi değil denemeyi seçerdi" veya "Beni isteseydi, dün yaptığı gibi bugün de denerdi ve gitmezdi" veya "Beni isteseydi dün gittiği gibi gitmez ve denerdi". Anlam biraz değişse de hikâye bakımından fazla şey değişmiyor virgülleri azaltıp çoğaltınca. Denemeyi değil gitmeyi seçmiş biri var ve buradan istemediği anlamı çıkarılmış. Farkındaysanız hâlâ hikâyeye dair bir cümle yok, kahramanımız neden zorlu bir hayat sürüyor, muhatabı neden gidiyor, güzel günler yaşanmış mı yoksa hep taşlı yollardan mı geçilmiş, ne olmuş da gitmeyi seçmiş, neyi denememiş bilemiyoruz.

 

"Bekleseydi çok fark etmez, dönerdim"

 

İşte bu noktada yeni bir bilgi var: Kahramanımızın dönme olasılığı konuşulduğuna göre ilk giden kendisi. Yani gitmiş ve muhatabı beklemediği için suçlu oluyor. Daha tarafsız bakmaya çalışırsak şunu da diyebiliriz: Gidilebilir ama dönmek kaydıyla ve tabii kalanın da beklemesi kaydıyla. Yani ayrılık olsun ama ayrılmamışız gibi olsun. Anlayan da beri gelsin.

 

"Anlasaydı düşünmeden severdi beni"

 

İşte, ilk dinleyişten beri en çok takıldığım yere geldik. "Anlamak" ve "düşünmemek" nasıl olabilir diye uzun uzun düşündüğümü itiraf etmeliyim. Çünkü benim için sevmek, düşünmek ve anlamaktan bağımsız olabilecek bir şey değil. Üzerine düşünmediğim, neyin nasıl olduğuna kafa yormadığım, anlamaya çalışmadığım bir şeyi ya da birini sevmem veya sevdiğim birini ya da bir şeyi düşünmemem, anlamaya çalışmamam mümkün değil.

 

Şarkının başka bir şeyi kastettiğini "anlayabiliyorum." Anlamaktan kastettiği zihinsel değil duygusal bir durum. Nasıl sevdiğimi bilseydi, neler çektiğimi görseydi, ne halde olduğumu anlasaydı gibi anlamlara çıkıyor. "Anlasaydı" yerine "Hissetseydi", "Sezebilseydi", "Beni görseydi" gibi bir şey diyebilirdi mesela. Bu durumda yüksek olasılıkla prozodi hatası olacaktı, kabul, ama en azından anlamakla düşünmek arasındaki ilişkiyi korumuş olacaktık.

 

Burada, hislerin dürüstlük istemesi konusuna bir kez daha geliyoruz. Şarkıda konu yok gibi ama dönüveriyoruz işte aynı konuya, Stokes'un kulağını bir kez daha çınlatarak. Kahramanımız, kendi durumu anlaşıldığında sevileceğinden emin. Bu (öz)güven nereden kaynaklanıyor bilmiyoruz, ancak kendisine, kendi hislerine dürüst olmadığını söyleyebiliriz. Öyle bir acıdan kaçınma hali ki bu, diğer bütün olasılıkları bir kenara koyuyor ve aşkına (ya da arzusuna) karşılık alacağından kuşku duymuyor. Dürüst olun bayım, bu kişinin başkasını sevmeye ya da en azından sizi sevmemeye hakkı yok mu?

 

"Ben bilseydim sokağından geçmezdim"

 

Arabeskin doğası gereği şarkımız vurucu bir kestirip atma cümlesiyle bitiyor ve bu sözler şarkıya da ismini veriyor. "Aslında sen beni severdin, hiç kuşkusuz severdin, ama anlamadın ve gittin; öyleyse yaşanan her şey boş, hiçbirinin kıymeti yok, bütün bunlar keşke yaşanmasaydı. Sonunun böyle olacağını bilsem hiç yaşamazdım, sokağından bile geçmezdim ki şuncacık bir ihtimal kalmasın bir şeylerin yaşanabileceği." Halbuki, Marquez dâhil pek çok kişiye atfedilen o meşhur internet sözü ne demiş: Bitti diye üzülme, yaşandı diye sevin. Fakat kahramanımız acıların çocuğu, zorlu hayatı iyice zora giriyor böyle, yaşandı diye sevinemez.

 

Eh, sen zaten geçme artık hiçbir sokaktan, kimsenin hayatına dokunma bundan sonra!

 

20.07.2025

3 Kasım 2014 Pazartesi

Şeytanın Piyanosu



Akşam için saatleri sayıyorum aklımın bir köşesinde gün boyu. Zaman da benden yana bu kez, hızla akıp geçiyor. Planlamadığım o son dakika işi olmasa rahat ve huzurlu adımlarla varacağım salona. Fakat acele etmek zorunda kalıyorum. Konsere beş kala iniyorum otobüsten ve bir solukta koşuyorum son sürat. Kapıdan girerken tek bir sözcük bile söylemeye halim kalmıyor beni bekleyen arkadaşlarıma, derin bir nefes alıyorum ve bir an önce koltuğuma geçip kopmak istiyorum bu sevimsiz telaş halinden, bu şehrin anlamsız kalabalığından; unutmak istiyorum hayatımdan çalınan bu boş dakikaları...

Her gün başka bir şeyine sövüyor olsam da şehrin, tanrının İzmir sakinlerine bir lütfu sayıyorum Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ni. Daha ilk adımda bambaşka bir dünyaya adım attığımı hissediyor, unutulmaz anlar yaşayacağımın bilinciyle bakıyorum sahneye.

Ve işte yine bir büyü gecesi! Biliyorum, çünkü sahnedeki büyüye ilk kapılışım olmayacak bu. Sahnedekinin büyüsüne de...

AASSM’nin Küçük Salon’u, sahnedeki insanların ruhuna dokunmama, sahnedekileri “insan” olarak da görebilmeme imkân veren bir ortam. Ben de çoktan hazırım geçmeye kendimden, zira onu sahnede ilk görüşümde yakalanmıştım o girdaba. Tesadüfen seçtiğim o balkon koltukları tam da sahnenin üzerine, Emre Şen’in başını kaldırıp kaldırıp baktığı o hayali noktaya denk geliyordu ve kafasını her kaldırışında göz göze geldiğimize ikna oluyordum ben!

Bu kez piyanonun tam karşısından seçtim yerimi, ellerini izleyecektim tuşların üzerinde, o parmakları takip etmek mümkün olabilirmiş gibi!

Önünde notalar yok. Zaten sanki önünde piyano da yok! Parmakları havada dans ediyor ve biz sesleri görüyor gibiyiz. Hani sanki önünde piyano olmasa da parmakların o titreşimi bize sesleri getirecek gibi...

Küçük Salon, notaların anlatamadığı hikâyeleri yakalamak için biçilmiş kaftan ve sanatçı da mimikleriyle, duruşuyla bambaşka bir şeyler anlatıyor her defasında. Chopin mesela, benim için melankolinin müzikal karşılığıdır. Ağlaya ağlaya tüketebilirim kendimi, dinlerken. Oysa Emre sanki kur yapıyor sevdiğine Chopin çalarak. Gözlerini kapatıp başını yukarı kaldırması, tuşlara yaklaşması, nazik dokunuşları sanki çalıyor piyanonun kalbini, bazen uzaklaşıyor ondan, ekşitiyor yüzünü, sertleşiyor, vuruyor adeta tuşlara... Sanki bazı anlarda piyano da onu çalıyor, parmaklarını nereye koyacağına tuşlar karar veriyor, karşılık veriyor onun notalarla dansına!

Ben, nasıl oluyorsa, bir ara sahneyi bırakıp kendime bakmayı başarıyorum. Sanki piyanoya değil de bana yapılıyor onca hamle; ellerim saçımda, suratımda alık bir gülümseme, karşılık veriyorum adeta. Nerede ve ne sanıyorsam kendimi! Ama sahne büyüsü tam da böyle bir şey işte.

Kısacık bir ara verdiğinde konsere, önümdeki seyirciler birbirlerine dönüp “Gerçek mi bu?” diye sordular, belli ki ilk kez izliyorlardı ve onlar da büyülenmişti, sürpriz değil benim için.

İtalyan basını “piyanonun şeytani meleği” diyormuş onun için, ben olsam “meleksi şeytan” derdim, piyanosunun önünde otururken kalplerimizi avucuna aldı, yerinden kalkınca bıraktı piyanonun köşesine, tek bir kelime bile söylemeden çıkıp gitti öylece. Şeytan bu kadar iyi piyano çalabilse herhalde o da böyle yapardı nihayetinde.

14 Şubat 2014 Cuma

"Hâlâ Koynumda Resmin"



Sımsıcaktı sözlerin, hiç bitmesin isterdim; hiç sönmeyen gözlerin gibi kalsın hep yanı başımda. Ama zaman durmuyor biz öyle isteyince. Şimdi sen uzaktasın, gözlerin uzakta. Sözlerin belki hep aklımda ama söyleyişin uzaklarda.

Gecenin bir yarısı, izlemek istediğim bir filmi hatırlıyorum. Yüzlerce CD arasında aramaya başlıyorum, filmi değil, eski fotoğrafları buluyorum. Bizim fotoğraflarımızı. Arkadaşlıklarımızı, anılarımızı, kahkahalarımızı, bütün o güzelliklerin arasında yine de fark edilen hüznümü, sana özlemimi buluyorum... Ve bir fotoğraf: bir kolunla sarmışsın beni, öteki elinde kaybolmuş elim; sen eminsin kendinden, ben tedirgin bakıyorum. Muhtemelen o anda bile emin değilim bunların bir rüya olmadığından.

Şiir hep vururdu, şarkısı tuz basardı yarama. Şimdi bir kadın sesiyle çağlıyor ya, artık daha bir derinime işleyip uzanıyor sana.

Yalan da değil, hâlâ koynumda resmin, seninle uyuyorum.


FS/ 23.05.2013

4 Şubat 2014 Salı

“Utanmasam Hâlâ Beklerim”

Yine geldi bana “aaaa bu şarkı tam da beni anlatıyor” günleri…

Son bir ayda albümü 10 kez falan döndürmüşüm, her seferinde biraz daha beğenerek, Her Aşk Bir Gün Biter’i ise 120’den fazla kez. Last.fm’in sayabildikleri tabii bunlar. Evde, mp3 çalarda, radyoda dinlediklerim sayılamıyor. Oğuzhan Koç’un şarkı sözlerinde çıktığı en yüksek nokta, bence bu. Beni ilk ve hâlâ en çok vuran yeri ise başlıktaki cümlesi…

* * *


“Bir güne daha böyle başlamak
Pencereden bakıp hep boşlamak
Donar ellerim, susar dillerim”

Sıradanlaştı işte her gün, aklımda bir şeyler var ama değmez dile dökmeye. Daha öncekilere benzer şeyleri söyler dururum; şiirler şarkılar hep aynı.
“Utanmasam hâlâ beklerim”

Beklerim. Yine de beklerim. Olmayacağını, gelmeyeceğini, gelsen bile yürüyemeyeceğimizi bile bile beklerim. Başkalarını çoktan boş verdim, kendimden utanmasam beklerim. Ama hâlâ kendimden söz edebiliyorum, beklememeyi becerebiliyorum zaman zaman.

“Beni burada öpmüştün, yağmurlarda yürümüştük
Bana burada küsmüştün, Ağustos’ta üşümüştüm”

Anılarımızı saklayan, anılarımızla güzelleşen yerler var; sen varsın diye yine de güzelleşen, üşüsem bile neyse ki var olduğum, yine de senle olduğum yerler var. Bir zamanlar senin yanında bulunmuş olmanın güzelliği var bugünde hâlâ.

“Ben de bu yolları gide gele göreceğim, yok ki bir bildiğim”

Çokça konuşuyorum belki, ama bir şey bildiğimden değil, konu sen olunca, seni sevmek olunca susmayı beceremediğimden. Aslında senle ya da başkasıyla, her yaşadığım bir başka ve her birini yaşarken görüyorum. Gide gele, ine çıka, düşe kalka öğreniyorum.

“Serdeki acıları çekmek için yine bir zalimi seveceğim”

Acılarıma sebep zalimler yok hayatta, karşısına her çıkanı zalimleştiren bir aklım var benim. Yaralarım var, karşıma kim çıkarsa onda cisimleştirdiğim…

“Bir şey öğrendiysem eğer, karşılığı yokmuş meğer”

Hayalimdeki aşkın bir karşılığı yok dünyada, olmayacak, olmasına imkân yok. Çünkü her şey benim içimde, gerçeklik sandığım, benim içimde yaşadığım şey sadece. Bunca zaman tek öğrenebildiğim bu.

“Her aşk gibi bu da bir gün biter!”

Aşk dediğim yalnız benim içimdeyse, başladığı yerde bitebilir o da. Bugün değil belki, ama ‘bir gün’…


2 Ocak 2014 Perşembe

Bu Filmde Bir EKSİKLİK Var



- Bu yazı filmin içeriği hakkında bilgi (spoiler) içerir. -

Romanların filmleri, en kötü romanı bile daha çok sevelim diye çekiliyor olmalı...

“Bu İşte Bir Yalnızlık Var”’ı çıktığı zaman okumuştum, sene 2003, yaş 16: Arkadaşa âşık olmak nedir biliyorum da olmayacak birine âşık olmak nedir, onu henüz bilmiyorum. Belki de bu yüzden hiç yer etmemiş bende, tek bir satırını bile çizmemişim, bir daha elime almamışım kitabı. Filmi çekilmeseydi muhtemelen bir daha okuma isteği yine düşmezdi içime; ama bir filmi izlemeden önce hakkında tek satır bile okumaktan kaçan ben, ‘kitabın filmi’ denilince cilt cilt romanı bir an önce okumak üzere derin ateşlere düşen biriyim.

Şahane bir roman değil, ama derli toplu, ne dediğini bilen, tutarlı ve en önemlisi sakin bir hikâyesi var, Memet’in hikâyesi... Memet, romanın baş karakteri evet, ama kendi hayatında bile başrol olamayan bir adam; tedirgin, özgüvensiz, çekingen, idealleri olan ama onların arkasından da koşmayan yorgun ve durgun biri.

Filmde ise Memet öyle bir merkeze alınmış ki, sanırsınız perde arkasında bir yerlerde, bütün hikâyelere bir dokunmuşluğu var. Oysa ona dokunmaktan beter etmiş insanlar, vurmuş, kırmış, ruhunda hasar bırakmışlar... Kötü insanlarla karşılaşmamış belki ama yanlış tercihler, zamanla değişenler yıpratmış onu.

Hikâyenin odak noktası Memet’in Ayşe’ye aşkı değil, bu aşktan çekinmesi, kendi kendisiyle hesaplaşması, kendini durdurmasıydı; sevmekten acı duyması bir yana, kendini durdurmak zorunda olmaktan acı duymasıydı. Bu yüzden bu filmde bir eksiklik var. Memet’in aşkı, acısı var da, gelgitleri, tedirginliği, kaçışı yok. Seks yoksunluğu, aşka susamışlığı değil,  iyi arkadaş, iyi insan, iyi baba olma çabaları gösterilmeliydi. Vurup kıran bir adam değil, düşünen, tartan ama kararsızlığına çözüm bulamadığı için etkisiz kalan biri o, bu yüzden filmdeki o Kenan karakterine, Orhan’ın Zeynep’le ilişkisine, bunu öğrenip de güya Ayşe üzülmesin diye saklayan bir Memet’e hiç gerek yoktu. Memet, Ayşe’yi sevdiği için, o mutlu olsun diye ona yardım etmek isteyen biri değil, hissettiklerinin yanlış olduğunu düşündüğü için yapılması gerekeni yapmaya çalışan biri. En çok bunun atlanmış olması yaktı benim canımı.

Bu filmde bir eksiklik var: Sukûnet! 

Romanın bir yerinde, hayalinde, “Hayatımın sonuna kadar seni sevecekmişim gibi geliyor” diyor Ayşe’ye. İşte bu yüzden hem sevmekten vazgeçemiyor, hem de bir adım bile atmaktan aciz kalıyor; güçsüzlüğü, tam da içindeki kudretten kaynaklanıyor. Öyle derin bir yerden seviyor ki, bunun da geçmişte kalmasından, bir yerde tükenmesinden çekiniyor, susuyor. Onunla beraberken bitecek bir şey yerine ondan uzakta ama hiç bitmeyecek bir şeye sahip olmayı tercih ediyor.

İşte ben bu yüzden ağlıyorum Ayşe Memet’e sarılırken Memet elini kolunu nereye koyacağını şaşırdığında, çünkü insanın ellerinin fazla gelmesinin ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ayşe o anahtarları sehpaya bıraktığında tutamıyorum yaşlarımı, çünkü o anahtarlar tam avcumun ortasına bırakılmıştı bir gün ve ben gülümsemek zorundaydım o zaman. Ayşe Orhan’ı affettiğinde ben ağlıyorum Memet’e yine, ama üzüntüm Ayşe’yi kaybetmesine değil, “bir gün bitecek” lafının gerçekliğine, Orhan gibi bir adamı affedecek karakterde bir kadını sevmesine...

Filmin en iyi tarafının Veli rolündeki Ümit Erdim olduğunu söyleyeyim. İkinci en iyi şey müzikler, “Bu İşte Bir Yalnızlık Var” adıyla yapılmış her iki şarkı da şahane olmuş, eminim senelerce dinleyeceğim bu müzikleri, üçüncüsü ise Altan rolündeki Emin Gürsoy. Engin Altan Düzyatan beklentimin üzerinde, 42 yaşında bir adam olamamış ama onun haricinde eksiksiz oynamış. Özgü Namal ise ne yazık ki hiç olmamış ve bence bunun sebebi Namal değil, Ayşe karakterinin iyi yazılamamış olması. Gaye Gürsel (Nazlı) ne kadar battıysa gözüme (ve kulağıma) Devrim Akın (Cemil) o kadar parlıyordu. Atiye’nin de parlamasını bekliyordum, çünkü bence karaktere uygun bir tercihti ama acemiliktendir umarım, çok kasılmıştı, hiç samimi değildi.

Ayrıca asla anlayamadığım birkaç nokta: Kitaptaki Memet Olcay niçin Memet Soylu oldu filmde? Nihat Abi karakteri ve onun hikayesi neden bir kenara atılmıştı? Kitapta Ayşe’nin babası askerdi, filmde niçin Nazlı’nın babası asker oldu? Memet’in gençliğindeki grubun adı “Sessiz Gemiler”di, filmde neden “Mavi Hayaller” oldu? Ayşe’nin restoranı “Hanımeli” idi, neden “Neşeli Günler” oldu? En önemlisi, bu değişiklikler filme ne kattı? Cevap veriyorum, hiç!

Özetle, senaristi hiç beğenmedim, madem hikâyeyi değiştireceksiniz, neden buna ‘adaptasyon’ diyorsunuz? ‘Esinlenme’ deyin, siz de rahat edin, biz de edelim. Yönetmeni de beğenmedim. Gereksiz yakın çekimler, abartılı müzikler bir yana, Özgü Namal gibi bir oyuncuyu kifayetsiz bırakmışsınız ya, aşkolsun!

Son olarak, ismiyle müsemma, bütün derdi yalnızlık olan bir film, niçin mutlu sonla bitti? Mutlu sona kaç kişi ikna oldu?

Gala öncesi röportajda, filme iki tane son çektiklerini söylemişti Özgü Namal, öyle sanıyorum ki hikâyeye daha uygun ve kitaba sadık (yani en azından beni ikna edecek) olanı, bizim görmediğimiz diğeriydi...

2 Eylül 2013 Pazartesi

Zamansız olmak mı?

Kulağımda, dilimde Gülşen'in "Kardan Adam" şarkısı dönüp duruyor; "Zamansız olmak mı seni sen yapıyor?" diye soruyor... Aklımda dönen başka sorulara eşlik ediyor bu soru.

Her geri dönüşte hislerimi aynı canlılığıyla bulduğum için mi takılıyorum ona yoksa aslında içten içe sadece onu mu sevdim ben? Zamansız olduğu için mi o, o olduğu için mi zamansız?

02.09.2013/ 14:13

18 Temmuz 2013 Perşembe

Delilik



Bir delilik var aklımda, ama ‘aklımda’.

Şairin, “konuşsam sessizlik, gitsem ayrılık” dediği türden bir delilik.

Bundan başka hiçbir şey, daha fazla delilik değildir herhalde, öyle susuyorum.

Aslında hiç susmuyorum, hep çağırıyorum, gözlerime perde çekemediğim için hep ışıldıyorum/ ışıtıyorum ama görülen, duyulan bir tek sessizliğim oluyor, delilik olunca mevzu.

Küçük küçük yaşayayım, diyorum; hayattan başka bir tat alınıyor olabilir böyle yapınca. Yok! İllâ en büyük delilik benim olacak, en çözümsüz bilmece hep benim aklımda!

Hani bazen bilmezsin kendi aklından geçeni, adına delilik demedikçe deli değilsin; deli olduğunu kabul etmedikçe kaçabilirsin…

Ama ben kendi kendimeyken bile beceremiyorum ki susmayı. Delilik de diş ağrısı gibi biraz, unutmak istiyorum bir yandan, bir yandan da yokluyor dilim acıyı yitirdikçe…

Aklımda dönüp duran bir “Bilmece” var, o benim yerime susuyor bugünlerde: “Söylemem mümkün değil, çünkü delilik bu!”


FS/ 18.07.2013

14 Şubat 2012 Salı

Anlatmalı mı?


Söyleyemediklerin var, dün de vardı, bugün de var...
Ne zaman içinde kalsa cümleler, bu şarkı çalıyor kafanın içinde; hep bu şarkı dilinin ucunda; hep bir biriktirme hali sende... “Sana birikiyorum” diyemesen de birilerine, birikebiliyorsun yine de...
“Bir rüya değil sanki, gülüyordun gözlerime...”
Birkaç sözcükle binlerce düş kırıklığını anlatabilmenin en naif yollarından biri bu -belki de o kadar çok dokunuyor ki, kusursuzmuş gibi geliyor... Zaten insana dokunmayacaksa neden yazılıyor şiirler, dokunan bir şey yoksa neden yazsın şairler, neden haykırsın şarkılar?
“O günlerden bir rüzgar eser, ümitlerin seni terk eder,
senden o bakışları gizler kapkaranlık bir keder...”
Şifa veren bir rüzgar olur hatıralar kimi zaman, umutlara sarılma zamanı gelir. Oysa karanlık tek gerçeğidir yaşamın bazen, gizler tüm umutları, yalnız acılar belirir karanlığın içinden.
"Hayatta paylaşmaya değer bildiğin bir sır varsa eğer,
haykırıp dağlara taşlara anlatmalıymış meğer..."
Neler hissettiğini anlatabilmenin tek yolu bu notalar, bu şarkı... Ruhunun en ücra köşelerini resmeden bir sözler yumağı bu dizeler, o yüzden bu kadar çekinikler. Çığlık çığlığa bir aleniyetin kenar boşluklarında duruyor söylemek istediklerin. Yalnızca boşlukları hissedebilenler çözebiliyor “meğer” neler gizlediğini... “Anlatmalıymış” rüzgar hikayeni, oysa anlatılamadığı için bir hikaye olabiliyor eksik kalanlar...
“Anlatmalıymış meğer”in üzerini örttüğü o zamansızlık, uzun zamanlar içinde dokunulmaz kalan o sınırsız sınırlanmışlık hali -zamanın asla yetmeyeceği düşünüldüğü için asla başlanamayan, bu nedenle zamanın aslında yeterli olduğunun asla anlaşılamaması hali- bütün bu trajedinin sebebi. Her zaman uygundur karar verildiyse, oysa karar vermek için uygun zamanı beklemektir düşleri çürüten...
En sonunda yalnızca bir birikme hali kalır geriye... İstiklâl sokakları ya da ince belli bardakta bir demli çay çare olamaz tabii. “Gelme artık gecelerime” demişsin bir kere, söylemek istediğin tam aksiyken hem de. Şimdi anlatacaksın da ne olacak kalbini? O kırmış seni ya da sen kırmışsın kendini. Sonuç kırılmak oldukça suçlu hep sensin zaten, hep sensin yenilen, hep sensin kendi kalesine hücum eden...
Şimdi döne döne düşün bakalım, anlatmalı mıydın bildiğin sırrı? Yoksa herkes bu sırrı kendisi mi bulmalı?

30 Aralık 2011 Cuma

Evlerinin Önü Mersin

Bundan daha başı dik bir türkü bilmiyorum ben, varolduğundan da şüpheliyim.

"Dikbaşlı" değil, "başı dik"; sevdayı, sevdalısını alçaltmayan, kendiyle birlikte yücelten bir türkü, mağrur.

Saatlerdir dinliyorum. Kimler sesini katmamış ki: Ruhi Su, Müzeyyen Senar, Özay Gönlüm, Ahmet Kaya, Yavuz Bingöl, Tolga Çandar, Kıraç, Şükriye Tutkun, Okan Murat Öztürk... Öyle de kişilikli bir türkü ki, hiçkimse bozamamış içindeki hissiyatı; ne güftenin başı eğilmiş, ne bestenin özü yitmiş, öte yandan her bir yorumcu kendi imzasını da atabilmiş yorumunun bir köşesine...

Birkaç damla düşmek ister gözlerimden, ama yapamaz. "Al hançeri kadınım" diyen sesi duyar, düşemez. Önce böyle sevmek, böyle sevilmek gerektiğini bilir. Susar. Yiter boşlukta...

17 Mart 2011 Perşembe

“Kırık Düşler”im Gücümün İfadesi




“Zaman yaşlanır
Umutları eskitir
Yine umutlanırım”
Yaşlanırım, yaşlandıkça olgunlaşırım. Zaman yaşlanmaz aslında, ben yaşlandıkça onu da farklı görürüm. Zaman hep gencecik, hep yeni, hep haylaz, hep oyunbozan... Aslında bunların her biri benim; benim zamana yüklediklerim... Zaman geçtikçe umutlarım eskir vuslata ermeden. Ama zaman devam ediyorsa eskitmeye, ben de devam ederim, yeni umutlar doğururum!


“Sevdalar geçer
Yıkılır, yenilir
Yine ayaklanırım”
Sevdalarım vardı, sevdalarım var, sevdalarım olacak. Sevdalar geçer. Çoğunlukla yenilirim, bir yıkıntı olur, kalırım ardında sevdalarımın. Tek bir insana duyduğumla sınırlı değil sevdalarım. İnsanlığa, aralarında bir “özne” olarak varolageldiğim, varolmakta direndiğim politik topluluğa duyduğum sevdalarım da var. Zaten yalnızca politik olduğunda yenilir insan, “insanlarla” karşılaştığında “özne” olur, onlar karşısında direnir, yenilir. Çoğunlukla yenilir tüm insanlar, yine de sürer yaşam, yine ayaklanır insan. Yine düşerim yollara...
“Ah alıştım sanırken acılara
An olur bazen tutamam kendimi
Delirir isyanım”
Acı çektikçe büyür, alışırım yenilgiye... Artık hiçbir şey acıtamaz canımı, sözlerim tükendi sanırım. Oysa susmayan bir şey vardır içimde, çığlık çığlığa haykıran bir şey. “Ben insanım” diyen. Yine acır canım, yine yenilirim, yine bağırır, yine çekerim isyan bayrağını...
“Bu garip fani beden
Bu deli ruh benim
Atamam, satamam
Dert benim, dertler benim”
Yine de insanım. Bir hayat var önümde, yaşarım. Zaman gelir gökyüzünde, zaman gelir yeraltında sürdürürüm nefes almayı. Her şey insan içindir, bilirim. Kavgamda, acımda yalnız olmadığım gibi; neşede, umutta da yalnız değilim. İnsan olmaklığımla ta içindeyim yaşamın. Ta içindeyim hem iyinin, hem kötünün. Dert ederim kendime kendimi, dünyanın yükünü alırım omuzlarıma, dünyanın yasını tutarım bir başıma. Dünyanın derdini ben çekerim, tüm insanlık çeker benimle birlikte.
“Bu acı kızgın hüzün
Kırık düşler benim
Susamam, susturamam
Söz benim, sözler benim”
Ne varsa dünyaya dair, zamana dair, acılı, sancılı, zorlu; hepsi benimdir, hepsi benim! Her biri incitir beni, her biri can alır canımdan. Ve her biri küçük birer tebessüm olur yüzümde, her kırıklıktan yeni bir düş doğururum. Zaman zaman sessizliğe düşer sesim. Görünmez olurum. Ama söyleyecek bir söz bulduğum anda, sözümü sahiplendiğim anda yeniden doğarım, yine alırım sırtıma dünyayı. Sözlerim benimdir, dünya benim...

FUNDA SARICI / 17.03.2011


Şarkı sözleri: Burcu Tatlıses
Beste-Aranje : Febyo Taşel