sahne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sahne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2018 Cuma

Taranta Babu: "Bir öyle şaşılası dünya..."

Taranta Babu:

İç içe geçmiş acılar söz konusu, ayrı ayrı düşünmesi bile insanı yaralarken tek bir hikâyede katmerlenmiş trajediler…

Memleketinden uzakta ayakta kalmaya, insan kalmaya çalışan yazarı mektupların; kendi ülkesinde, kendi dilini dilediğince kullanamadığı için uzak diyarların dillerine merak salan aracısı Nazım'ın; çok sevdiği memleketi için yazdıkları yüzünden hakkında dava üstüne dava açılan Nazım… Ve dünyanın bir ucunda, bu üç trajediyi, hem de hiç bilmeden bir araya getiren, işgal altındaki memleketinde çocuklarıyla birlikte yaşam savaşı veren Taranta Babu.

Ve bizler, onu belli ki çok seven, çok özleyen eşinin birkaç özlem dolu tasviri dışında hiçbir şey bilmiyoruz Taranta Babu ve hikâyesine dair, bu da bizim trajedimiz.

Ve bunca trajediyi sunmak üzere sahnede bir palyaço var!

Cansu Fırıncı, hiç fire vermeyen bir performansla sunuyor palyaçoyu bize. Yalnız sahnedeki değil, salondaki her şeyi, dekoru, kostümü, ışığı, ekip arkadaşlarını ve hatta seyirciyi de kullanıyor, katıyor oyununa. Onu sahnede ilk izleyişim ama, hiçbir kuşku duymadan gidiyorum oyuna, çünkü hem televizyondaki performansına şahidim hem de Nazım Hikmet isminin ağırlığının bilincinde olduğunu biliyorum. Ve haklı çıkıyorum.

Taranta-Babu'ya Mektuplar, sahneye nasıl konduğunu fazlasıyla merak ettiğim bir eserdi, sahnede tek bir palyaço olduğunu öğrendiğimdeyse merakım katlanmıştı. Oyunu izlemeden önce, yazılanların ağırlığıyla palyaçonun yapabileceklerini zihnimde bir araya getirmekte zorlandım. Ama ilk bakışta çözemediğim bu gizemi oyun sırasında ve sonrasında uzun uzun düşündüm ve rejideki bu ince görüşe hayran oldum. Harun Güzeloğlu ismini de takip edilecekler listeme ekledim. Çıkarımlarım isabetli midir bilemem ama bu gizemli işi ben böyle yorumladım.



Makyajı, çorapları, ayakkabıları ve tiz perdedeki sesiyle dört başı mamur bir palyaço. Üzerinde bir üniforma, apoletlerle, madalyalarla, rozetlerle bezeli. Bir bavulu var elinde, hiçbir yere ait olamamanın sembolü, bir de trampet, ses çıkarmak için!

İşi güldürmek, en sevimli halini takınıp anlatmaya çalışıyor derdini, fakat gülmüyor seyirci, zira anlatılanların komik bir yanı yok. Seyirciyi güldüremedikçe hiddetleniyor, surat asıyor, dil çıkarıyor, tükürüyor. (Sahnede nasıl da özgür, daha ne diyeyim?!)

Bazen bir miğfer geçiriyor başına, çünkü bir savaştan, dünyanın dört bir yanında, çeşitli veçheleriyle süregiden, hayatlarımızı sömüren ve her defasında bize başka kılıflar içinde sunulan savaştan söz ediyor.



Geliyorlar, durmaksızın, ara vermeksizin geliyorlar, canımızdan önce umudumuzu, yaşama sevincimizi, özgürlüğümüzü öldürerek geliyorlar.

Geliyorlar ve bize bu uyarıyı bir palyaço yapıyor, peki neden? Palyaçoyu sahnedeki bir başka rolden, bir başka karakterden ayıran nedir? Son yıllarda birebir deneyimleyerek gördük ki, bunca acıya, haksızlığa, kötülüğe karşı ayakta kalmanın yollarından biri de gülmeyi unutmamak ve palyaçonun da böyle bir işlevi var. Ama ben bu yanıtla tatmin olmuş değilim, biraz daha düşünmek istiyorum.

Palyaçonun rol yapmaması, yapamaması, rol yapamayacak kadar dolaysız, oyunsuz olması belki. Yüzündeki boyalara rağmen maskesiz, hilesiz, sırsız, saf olması. Söylenmeyeni söyleyebilir, çünkü bir şeyin niçin söylenemez olduğunu anlayamaz. Başka birinin nezaketten, korkudan, utangaçlıktan ya da haddi olmadığından söyleyemediklerini dan diye söyleyebilir palyaço. Dolayısıyla, görünüşü ve davranışları nedeniyle herkesten farklı olsa da herkes adına konuşabilir.

Palyaço bu dolaysızlığıyla aslında bir ayna da tutar seyirciye, hem de bir dev aynası. Küçümsediklerimize, görmek istemediklerimize, göz yumduklarımıza, cüret edemediklerimize ayna tutar; belki de bu yüzden palyaço karşısında gülmemeyi marifet sayarız bizler.

Palyaço dokunabilir de seyirciye, ansızın sıfıra indirebilir mesafeyi, kişisel alan kavramı yoktur. Bir seyirciyi seçip diğerlerinden ayırabilir, oyununa katabilir rızasını almadan. Bu tahmin edilemezliği nedeniyle tedirgin edicidir, netamelidir. Oysa ona güvenebilirsiniz, çünkü o neyse odur, gizlemez kendini, gizleyemez, art niyet besleyemez.

Ayna tutuyor demiştim ya, asıl netameli olan biziz aslında. Palyaço sakınmaz hiçbir şeyi, pervasız ve patavatsızdır ve biz de bundan çekiniriz, çünkü sırlarımızı afişe edebilir, kusurumuzu gösterebilir, yaralarımızı görünür kılabilir, üzerimizdeki perdeyi kaldırabilir. Ve bütün bunlardan sorumlu tutamayız onu.

İşte, sanırım aradığım yanıt burada; bunca trajediyi bir palyaçodan dinliyoruz, çünkü hem gerçekleri duymak istiyoruz hem kendimiz temiz kalmak. Palyaçoyu bir günah keçisi ya da "Kral çıplak" diyebilen bir çocuk yerine koyabilir, arınabilir, özgürleşebiliriz onun sayesinde.

Yine de bu rahatlamayla paralize olmamamız, olup biteni unutmamamız gerekir. Oyunda, mektuplardan yalnızca birinin sırası bozulmuş, mektubun içeriğine yapılan vurguyu çoğaltmak için. Ve hatırlatmak için bize, neye karşı durduğumuzu ve umudumuzu canlı tutmamız gerektiğini…

Yazan: Nâzım Hikmet
Yöneten: Harun Güzeloğlu
Oynayan: Cansu Fırıncı
Palyaço Eğitimi: Ezgi Keskin
Yönetmen Yrd.: Burcu Akpınar
Kostüm: Nazan Ön (ZeZe)
Işık Tasarım: Alev Topal
Görsel Tasarım: Özgür Şahin
Makyaj ve Sahne: Harun Güzeloğlu
Gölge Dekor Tasarımı: Busenur Sevinçli
Işık: Mertcan Ertürk
Fotoğraf: Tahir Enes Akbuğa

(Bu yazı ilk olarak 17 Mayıs 2018 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

Eyvah Nadir: Eyvahsız bir yaşamın peşinde...

Ankara Devlet Tiyatrosu'nun 28 Kasım 2017'den bu yana sahnelenen oyunu Eyvah Nadir, geçtiğimiz hafta İzmir turnesindeydi. Cumartesi akşamı izleyip çok eğlendiğimiz oyun için eve dönüş yolunda Pazar akşamı için de bilet aldık; oyun öylesine mutlu ediyor seyircisini.

Eyvah Nadir, 'düzgün' bir yaşam sürmek isteyen sıradan bir yurttaşın adım adım yoldan çıkışının ve nihayet hayattaki misyonunu buluşunun hikâyesini, Nadir'in çevresindeki insanların bakış açısından, anlatıcı konumundaki modern bir meddah aracılığıyla sunuyor.

Oyuna bir meddah gibi giriş yapılınca modası geçmiş bir şeyler izleyeceğiz diye korkmuştum, zira eski tip anlatıcılığın bugüne dair bir şeyler söyleyebilmesi için bugünün dilini de konuşabilmesi gerekir. Ve neyse ki oyun bunu başarmış, hem ne dediğini iyi bilen bir anlatı olmasının hem de teknolojinin imkânları kullanılarak çağdaş bir meddah temsili olabilmiş.

Eyvah Nadir: Eyvahsız bir yaşamın peşinde...

En acıklı hikâyeyi bile muzip bir yönden gören metin, seyircisine kesintisiz kahkaha vaat ediyor. Sahnede 30'dan fazla tipe bürünen Koray Karaca, jest, mimik, tavır, entonasyon ve şan tekniğiyle her bir tipi ve dahi anlatıcıyı birbirinden ayırt ederek can veriyor hepsine, sahnedeki yalnızlığını eksiksiz oyunculuğuyla bezeyerek kalabalık ve renkli bir anlatı sunuyor. Bu tip kalabalığının gereksiz olduğu ya da 'seyirciden ucuz kahkaha koparmak' için yapıldığı gibi yorumlar okudum. Kesinlikle katılmıyorum. Her bir tipin birbirinden net bir biçimde ayırt edildiği sapasağlam bir oyunculukla sunulmaları yanında, oyun metninde Nadir'in bir karakter olarak var olmayışının vurgusunu da çoğaltan bir durum bu tiplemeler çoğulluğu.

İyi oyuncuları kötü metinlerde, kötü oyuncuları iyi metinlerde defalarca izledim ve her birinin ayrı birer işkenceye dönüştüğünü söyleyebilirim. Oyuncu ve rejinin ortalama sayılabilecek bir metni böylesine yukarı çektiği örnekleri ise, özellikle devlet tiyatrolarında çok az gördüm. Başka türlü bir reji ve oyunculukla bu metin vasatın üstüne çıkamayabilirdi, Nadir'in hikâyesi kendine "eyvah" dedirtebilirdi ama neyse ki öyle olmamış.

Koray Karaca'nın enfes oyunculuğunda can bulan onlarca tip, hepsi bize Nadir'i anlatıyor lakin Nadir bizimle hiç konuşmuyor, kendi hikâyesini onun ağzından hiç duymuyoruz. Onun gerçekte ne hissettiğini, ne istediğini, ne düşündüğünü bilemiyoruz. Bize anlatılanlardan yola çıkarak edindiğimiz hikâye, Nadir'in iyi bildiğimiz türden, orta sınıf, mazbut bir ailede, kimseye muhtaç olmadan, kimseye yük de olmadan, yani "eyvah etmeden" yaşaması öğütlenerek yetiştirilmiş, eğitimli, ahlâklı biri olduğu.

Fakat elbette Nadir de bununla sınanacak ve "Eyvah" demeyi öğrenecektir. Ben bu yolculukta, Nadir'in deneye yanıla, düşe kalka, ötelene ötelene ilerlemesini ve nihayet misyonunu diğerkâmlıkta bulmasını, kendisi için değil de başkaları için eyvah etmenin hikmetine varmasını; bunların didaktik bir biçimde anlatılmamasını, aynı şekilde ajitasyon da yapılmamasını, pek çok başka açıdan anlatılan hikâyenin izleyen seyirciye de alan açmasını çok sevdim.

Velhasıl Eyvah Nadir, hem gülmecesi hem de hikâyesiyle çekici, seyir keyfi yüksek bir oyun. Ekibe uzun soluklu bir yolculuk, seyircilere iyi seyirler dilerim...

Yazan: Ahmet Metin Önel
Yöneten: Ali Meriç
Dekor Tasarımı: Seyhan Kırca
Kostüm Tasarımı: Funda Karasaç
Işık Tasarımı: Osman Uzgören
Müzik: Can Atilla
Koreografi: Yıldız Venedik
Sinevizyon Sorumlusu: Numan Tutak, Burak Oral
Oynayan: Koray Karaca

(Bu yazı ilk olarak 8 Mayıs 2018 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

4 Mayıs 2018 Cuma

İntiharın Genel Provası: "Sen ölürsen insanlık ölür!"

İntiharın Genel Provası:

Tiyatro Adam'ın yeni oyunu İntiharın Genel Provası'nın İzmir'e geleceğini öğrenince ilk iş biletimi aldım, ikinci olarak da kitaplığıma koşup oyun metnini okudum birkaç kere. Duşan Kovaçevic'in kalemini Profesyonel ile tanıdıktan sonra Türkçeye çevrilen tüm oyunlarını edinmiştim birkaç yıl önce, ama okumaya sıra gelememişti oyunu izleme zamanı yaklaşana dek. Oyun, okurken bile insanı heyecanlandıran, yerinden kaldırıp evin içinde voltalar attıran, sahnede olabilecekleri hayal ederken dünyadan uzaklaştırıp bir başka galaksiye ulaştıran güçte. Hem kendimizi hem de dünyamızı sorgulatan ince eleştiri ve esprileriyle bütün bir hayatı kuşatabilen, en ciddi meselelerin gülmeceye, gülmecenin doruk noktasının tragedyaya yakınsadığı, gerçekle hayalin, neşeyle kederin ustaca harmanlandığı bir metin.

İntihar sözcüğünü bilen herkesin intihar hakkında düşünmüş olması gerekir bence, aksi olasılığı düşünemiyorum. Bir insanın bilinçli olarak kendi hayatına son vermesi, pek çok sebeple insanın dikkatini celbeden bir olgu. Özgürlüğü de savunsa, bir kadere yazgılı olduğuna da inansa, varoluş kaygıları da duysa insanın kaçamayacağı, düşünmemeyi seçemeyeceği bir durum bu. İntiharın kostümlü provasını izliyor olmak zorunlu değil, adı bile geçtiğinde tüm düşünceleri kendi odağına toplayacak güçte bir eylem intihar.

Oyunda çok sayıda intihar girişimi ve intihar etmek isteyenlerin çokça sebebi var; hayatın anlamsızlığından geçim sıkıntısına, varoluşsal buhranlardan devletin bireye yaptığı baskıya, yalnızlıktan işsizliğe sayısız sebep. Seyirci ya da okur olarak bunların hepsine hak verebileceğimiz gibi bazılarını diğerlerinden daha önemli ya da önemsiz görebiliriz. Ama eminim, bunları haklı bulsak bile her biri için karşı argümanlar geliştirebilir, yani intihardan vazgeçmek ya da niyeti olanı vazgeçirmek için sebepler de bulabiliriz.

Can sıkıntısı, keder, aşk acısı, hayat gailesi, tutulmayan sözler, bir türlü bizden yana dönmeyen çarkı feleğin, yoksulluk, işsizlik, açlık, hırsızlık, bireysel silahlanma, savaş... İnsanın ölmeye sebep bulması zor değil, ama bunların her birinin ardında, görülmesi bazen çok zor olsa da, yaşamaya devam etme motivasyonu da saklı. Şikayetlerimizde haksız değiliz lakin yaşamalıyız. Bunun en önemli nedeni, oyunda "Sen ölürsen insanlık ölür!" cümlesiyle belirtiliyor.

Yaşamak bir kereliğine sahip olduğumuz bir şans ve mutsuzken çoğunlukla unuttuğumuz şey, başkalarının hayatlarından da geçtiğimiz. Yani kendi hayatımızı sonlandırmayı düşündüğümüzde, aslında başkalarının hayatlarından da eksiltiyoruz; biz ölünce insanlık da ölüyor ve buna hakkımız yok.



Sahnedeki dört oyuncuyu hepimiz iyi biliyoruz, yüzlerine, oyunculuklarına aşinayız ve rollerine bürünebileceklerine dair herhangi bir kuşku duymaksızın oturuyoruz koltuklarımıza. Onlar da bu güvenimizi bir saniye için boşa çıkarmıyorlar. Tüm oyuncular sahnede birden fazla karaktere can veriyor ve bize başka başka yönlerini, geçişlerdeki kusursuzlukta ustalıklarını ve gözlerindeki parıltıda tiyatro aşkını sunuyorlar bizlere.
(Bir hatırlatma: An itibariyle Kadir Çermik Çukur'da, Fatih Koyunoğlu İstanbullu Gelin'de, Selen Öztürk de Payitaht Abdülhamid'de rol almaktalar, Erdem Akakçe'nin yer aldığı Tehlikeli Karım ise geçtiğimiz hafta final yaptı.)

Dekorda Barış Dinçel'in adını görüyoruz. Bu isim, benim için, bir oyunu izleme kararı vermek için tek başına yeterli, çünkü Barış Dinçel'in elini değdirdiği her yeri mucizeye dönüştüren bir dokunuşu var. Dekoru o tasarladıysa eğer, oyunu çeşitli sebeplerle sevmemiş olsam bile o akşam tiyatrodan mutlu ayrılıyorum çünkü en azından, sahnenin pek de görünmeyen yerlerindeki ufak detayları inceleyerek ve o detaylardaki yeni hikâyeleri keşfederek geçirmiş oluyorum zamanımı.

Bu sözlerle ne kastettiğimi, örneğin TolgShow'un herhangi bir bölümünü izleyerek de görebilirsiniz, zira sahnede ilk bakışta üç tane, fakat oyun içinde çoğalabilen sayıda oyun alanları yaratabilen o dekorda da Barış Dinçel'in imzası var. TolgShow'un ilk bölümlerinden birinde dekorun hiç tahmin etmeyeceğimiz bir yerinden iki kişilik yatak çıktığında şaşıranlar olmuştu, bense "O dekorda Barış Dinçel imzası var, olimpik havuz çıksa şaşırmam" diyerek sürdürmüştüm izlemeyi.

Yönetmen Emrah Eren, benim heyecanla okuduğum metni, her bir satırını bilmeme rağmen merak ve heyecanla takip ettiğim bir yorumla koymuş sahneye. Satır aralarındaki imkânları çok iyi değerlendirmiş ve metinde olmasa da oyunun akışını hiç bozmayan, durdukları yerde hiç sırıtmayan eklemeler yapmış oyuna, böylece oyunu daha yerel ve güncel hale getirmeyi başarmış. Bununla, Kovaçevic'in metninin evrensel olmadığını ya da demode kaldığını söylemiyorum asla. Aksine, yapılan eklemelerin, oyunun zamanı ve mekânı aşan doğasını vurguladığını söylemek istiyorum. Pek çok zaman kulağımı tırmalayan, gözüme batan eklemeleri bu oyunda hiç yadırgamadığımı, kendimden beklemeyeceğim bir coşkuyla karşıladığımı anlatmaya çalışıyorum.

Rastladığınız yerde es geçmemeniz, rastlayamıyorsanız yolunuzu düşürmeniz gereken bir oyun İntiharın Genel Provası. İzledikten sonra teşekkür etmek için bu sayfaya geri dönersiniz, o zaman devamını da okursunuz belki, ama şimdi, henüz izlememiş olanlardan özür dileyerek spoiler içerebilecek birkaç yorumla devam etmek istiyorum bu yazıya.

Oyun bizlere pek çok soru soruyor, bazılarını kendisi yanıtlarken bazılarını da bize bırakıyor. İlk soru, elbette, "Neden intihar etmemeliyiz?" sorusu ve buna verilen yanıtı önceki sayfada paylaşmıştım. İkinci büyük soru, oyun boyunca sıkça tekrar edilen, "Kurt neden ot yemez?" sorusu. Bunun da net bir yanıtı var oyun içinde.

"Kurt ot yemez, bunu onun için koyunlar yapar. Bizimle ilgisi nedir? Biz koyunuz, hayatımız boyunca kurtlar için otladık. İnsan derisine bürünmüş kan emici canavarlar için! Canavarlar ayaklarımızı, gözlerimizi, böbreklerimizi yediler, kanımızı emdiler! Çocukluğumuzdan beri..."

Hepimizin sistemin birer çarkı olduğunu söyleyen bu cümlelerin, konusu intihar olan bir oyundaki yeri nedir peki? Benim yanıtım, intihar eyleminin de çeşitli biçimlerde sisteme hizmet ediyor olması. İntihar hiçbir kültürde kabul görmeyen bir eylem. Dolayısıyla intihar edeni ötekileştirmek, marjinalleştirmek çok kolay. Böylece sistemin sorunlarını intihar eden (ya da intihara teşebbüs eden) bireylerin üzerine atıp sistemi temize çıkarmak da mümkün. İntihar teşebbüsü, ona tanık olanlar için kahraman olma imkânı demektir, bu da sistemi olumlamadan mümkün değil. İntihar eden kişinin sorunları da yanına götürdüğü algısı, geride kalanlara bir tür rahatlama sağlayabilir, bu da kalanların sisteme hizmet etmesinin devamını sağlar. Oyunun "İnsanlık Tarihi" temalı şarkısı da sanki bunları söylüyor satır aralarında.

Şarkı demişken, gerek oyunun tema müzikleri, gerekse oyuncuların şarkı ve enstrümanlarla oyun içinde yaptıkları müzikler yerli yerinde ve oyuna hizmet eden eserlerdi. Hem oyunun ve karakterlerin dertlerini anlatmayı, hem de acının içindeki umudu, direnişi göstermesi bakımından anlamlıydı müzik. Titanik filminde, gemi batarken çalmayı bırakmayan müzisyenleri hatırlattı bana bu tavır: Her şeyin sonuna gelmiş olabiliriz ama bu, son anlarımızı güzel yaşamamıza engel değil.

Bir diğer soru, sağlığın her şeyden önemli olup olmadığı sorusu. Sağlıklı bir bedene sahip olan bir insanın hayattan şikâyet etmeye hakkı var mıdır, yoksa sağlığını kaybetmiş olan biri, sağlıklı birine göre daha mı haklı olur intiharı düşünmekte? Oyun içinde bu sorunun yanıtı bence biraz belirsiz kalıyor, ama aklımızda bir soru işareti kalmıyor, zira eminim hepimizin zaten bir yanıtı var bu soruya.

Ve elbette aşk sorusu var, aşkı bulan nasıl düşünebilir bu dünyadan gitmeyi, sevdiğini üzmeyi, geride bırakmayı? Ki benim en çok haklı bulduğum fakat genelleme yaparak yanıtlayamadığım soru da bu.

Bütün gerçekçiliğine ve sorduğu bu büyük sorulara rağmen oyun asla kötümser bir mesaj vermiyor. İntihara meyleden hassas insanların dünyayı kötülere bırakmamaları gerekir; dertlere akıtılan gözyaşlarında, bu farkındalıkta umut gizlidir; sağlıklı bir bedende, sevebilen bir kalpte henüz açılmamış kapılar, çıkılmamış yollar vardır ve izleyenlerin kendilerince bulacakları başka başka sebepler var yaşamak için.

Oyunun ilk iki bölümünde de zaman zaman oyundan çıktığımız, bütün izlediklerimizin kurgu olduğunu hissettiğimiz anlar oluyor, fakat üçüncü bölümde, oyunun gerçekliğinden tiyatro sahnesinin gerçekliğine geri dönülmez bir geçiş yapıyor, sahnedekilerin birer 'karakter' değil 'oyuncu' olduklarını görüyoruz. Metinde oyuncular, dekorsuz ama dekor varmış gibi oynamaktan şikâyet ediyor, yönetmene çıkışıyorlar. Bu durum, oyuncuların karakterlerinden çıkmasından daha şaşırtıcıdır, çünkü zaten tiyatroda her şey, "mış gibi"dir. Oyuncularla seyirciler arasında, "mış gibi" yapılan şeyin gerçekliği üzerine anlaşılmıştır, oyun ancak böyle başlar ve oyuncu bize bunun gerçek olmadığını söyleyene kadar biz seyirciler dekorun eksikliğini düşünmeyiz bile.

Burada bir parantez açıp, Barış Dinçel konusuna geri dönmem gerek. Dinçel öyle bir dekor yapmış ki oyuna, oyunun içindeki tüm diğer oyun ve hareketlere yer açan, yönetmenin metinle biraz oynaması ve oyuncuların başka bir şeylerden şikâyet etmesini sağlaması gerekmiş. Ya da belki, Barış Dinçel'in harikalar yaratacağını bildiğinden, oyunu dekorsuz ya da minimal bir dekorla sunmayı hiç düşünmemiş. Genellikle bu türden değişikliklerden hoşlanmam, metne sadık kalınsın isterim ama izlediğim şeyden, son bölümdeki dönüşümden o kadar memnunum ki mızmızlanamıyorum bile.

Zaten metnin asla değişmemesi gereken ve elbette değiştirilmemiş olan son cümlesi de ben gibileri susturacak nitelikte: "Her şeye rağmen burası tiyatro." Yasaklara, baskılara, imkânsızlıklara, ciddiyetsizliklere, kötülüğe, çürümüşlüğe, yaşamın anlamsızlığına, dekorsuzluğa, işini savsaklayan yönetmene, egosundan sıyrılamayan oyuncuya, mızmız seyircilere rağmen burası tiyatro, burası yaşamak ve yaşatmak zorunda. Burası bize, yalnızca seyirciye de değil, yönetmenine, oyuncusuna, ışıkçısına, gişe görevlisine, herkese birden ayna tutmak ve zaman zaman o aynanın da ötesine geçmek zorunda.

(Bu yazı ilk olarak 1 Mayıs 2018 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

Son Zenne: Dünyayı rüyalarda görenler

Son Zenne: Dünyayı rüyalarda görenler

Bazıları dünyayı yalnızca rüyalarda görüyor. Bugünü yaşıyor, hem de aşkla, tutkuyla, ümitle yaşıyor ama yarını, gelecek güzel günleri düşlüyor... Ötekileştirilmedikleri, aşağılanmadıkları, şiddet görmedikleri, esir edilmedikleri, günahları ve sevaplarıyla, eksiklik ve farklılıklarıyla, sevdikleri ve nefret ettikleriyle kabul edildikleri, içine karışacakları bir hayatı istiyorlar.

Son Zenne, geçimini pavyonda dans ederek sağlayan bir zenne ile onun yanına sığınmak durumunda kalarak ona can yoldaşı olan taşralı Nesime'nin hikâyesi. İlk bakışta iki ayrı gezegenin insanı gibi görünen ama aslında sancıları, sevgileri ve düşleri benzeyen iki dünyalı onlar. Kendinde olmayanı karşısındakinde bulan, yaşamı birbirinden öğrenen, hayallerini birlikte büyüten iki sıradan insan, sizden, benden çok da bir farkları yok aslında. Ama toplumsal kodlar, öğretilenler, korkular, çekinceler onların hayatlarını ayırıyor bizimkilerden. Biz apartman dairelerine 'yerleşirken', onlara bir bodrum katına 'sığınmak' düşebiliyor.

Hayır, bu oyunun yaptığı asıl iş bu adaletsizliği sorgulamak değil. Çünkü Zenne yaptığı işi, yaşadığı hayatı, toplumun yadsıdığı cinsel yönelimini ya da içine düştüğü hastalıklı aşkı asla küçümsemiyor. O, her şeye rağmen halinden memnun, yaşamın tadını çıkarmayı biliyor, acının en dibinde sürünmeyi de bildiği gibi. Yaşadığı kötü tecrübelere, başına gelenlere kahrediyor zaman zaman ama bunu başka hayatlara gıpta ederek yapmıyor, gelecek hayalini başkaları üzerinden şekillendirmiyor. Nesime de ona keza. Bu nedenle de onların adaletsizliklerle savaşına değil, kaderlerini yenmek için adım adım ilerleyişlerine tanık oluyoruz.

Toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki eşitsizliği bütün çıplaklığıyla gösteren bir oyun Son Zenne. İnsanların saklamak, bastırmak, yok saymak istediklerini konu edinen ve esas bu yok sayma halini yok sayan, hikâyesini ve karakterlerini marjinalleştirmeden sunan, onları kamusal alana çıkararak görünür hale getiren bir anlatı bu. Yalnızca bu sebeple bile çok önemli ve değerli.

Hiçbirini sahnede görmesek de Son Zenne, anneler hakkında da çok şey söyleyen ve çokça soru soran bir oyun. Annenin evladına duyduğu sevginin koşulsuzluğunu ve evladını korumak isteyen annelerin çaresizliğini samimi ve sahici bir dille sorguluyor, ortak yaralarımızın derinliğini ve hassasiyetini vurguluyor.

Oyun 2016 yılında sahnelenmeye başladığından bu yana izlemeyi istiyordum, kısmet bugünlereymiş. En çok merak ettiğim şey, oyunu aklıma not ettiğimden beri takip ettiğim Yarkın Ünsal'ın sahne performansıydı ve bu merakımda ne kadar haklı olduğumu gördüm oyunu izleyince. Onunla ilgili söylenecek ilk şey, kesinlikle göz alıcı olduğu! Dans ederken sahnede devleşmesinden söz etmiyorum sadece, çünkü bu olmasa, Son Zenne'den söz etmezdim bile, ama oyunun neredeyse tamamında sahnede olan Yarkın Ünsal, gözünüzü diğer oyunculara kaydırmanıza engel olacak şekilde parlıyor. Yeteneği, role teslimiyeti ve gözlerinden taşan heyecanıyla televizyonun da keşfetmesi ve televizyon seyircisinin de gönlüne girmesi gereken bir oyuncu bence.

Kendisiyle ilgili fikrim televizyon dizileriyle sınırlı olduğundan ve onu hep anlayamadığım, hak veremediğim karakterlerde izlediğimden, Sevtap Özaltun hakkında fazlasıyla olumsuz bir fikrim vardı oyundan önce. Evet, oyunun afişindeki hali bile "Bende Ahsen'den (Canım Ailem), Derya'dan (Ulan İstanbul) ve Mine'den (Gülizar) fazlası var," diyordu, ama benim önyargım da gözlerimle görmeden kabullenmeyecek kadar güçlüydü. Ve Nesime'yi eksiksiz giyinen Özaltun bu yargımı tamamen değiştirdi oyunun sonunda. Yalan değil, oyun boyunca hem karakterin hem de Sevtap Özaltun'un bir açığını aradım durdum, ama bulamadım. Meğer kontrolü hiç kaybetmeyen, hiç düşmeden oynayabilen bir oyuncuymuş. Tek tip roller oynamanın en büyük dezavantajı da bu işte, size bakan gözleri de koşullamış olduğunuz için oyunculuğunuzu gösteremez oluyorsunuz bir zaman sonra. Oysa onu izlediğim ve her birinden ayrı ayrı nefret ettiğim kibirli, şımarık, şehirli kadınların hiçbirine benzemiyor Son Zenne'nin Nesime'si ve biz de böylece oyunculuğunu gönül rahatlığıyla alkışlama fırsatı buluyoruz Sevtap Özaltun'un.

Yarkın Ünsal ve Sevtap Özaltun'dan daha az görünse de hikâye içinde önemli bir yeri olan Şahin'i canlandıran Ayhan Bekdemir* de rolünün hakkını veriyor ve hem Şahin'den hem de onun karakterinde cisimleşen toplumun ikiyüzlü ahlakçılığından nefret ettiriyor.

Dünyanın tavan aralarında, başka hayatların bodrum katlarında görmediğimiz, duymadığımız, bilmediğimiz ya da başımızı öte yana çevirmeyi yeğlediğimiz ne hayatlar yaşanıyor kim bilir? Bu hayatları ve Son Zenne'nin hikâyesini es geçmemenizi öneririm, kendinizle ve içinde yaşadığımız toplumla yüzleşmek ve yeni dostlar edinebilmek için...

Yazan – Yöneten: Serdar Saatman
Oyuncular: Yarkın Ünsal, Sevtap Özaltun, Ayhan Bekdemir
Dekor – Kostüm Tasarım: Oğuz Şahin
Müzik: Zümrüt Şahin
Sahne Amiri: Onur Alagöz
Asistanlar: Batuhan Alpay, Efe Ediz Arlı

*2016'da BO Sahne'de başlayan yolculuğuna bu sezon Tiyatro Oyun Kutusu prodüksiyonu olarak devam eden Son Zenne'nin ilk iki sezonunda Şahin rolünü canlandıran Cansu Fırıncı'nın yerini üçüncü sezonda Ayhan Bekdemir aldı.

(Bu yazı ilk olarak 9 Nisan 2018 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

3 Mayıs 2018 Perşembe

444: Aradığınız eyleme şu anda ulaşılamıyor!

Sıradan bir gece yarısı, sıradan iki kişi.
Çağrı merkezinin biri eski, biri yeni, iki çalışanı.
Yaptığı işi sevmese de hayatına devam edebilmek için işe de devam eden iki çalışan. Biri hayatı, toplumu, insanları sorgulamaktan vazgeçmiş, biri sorular sormadan kabullenmiş.

Eleştirdiği şeyin dışında ve uzağında durmadan lafını söyleyen, parmak sallamadan insanı kendini sorgulamaya iten; probleme işaret edip çekilmeyen, hatta doğrudan çözümü göstererek esas probleme parmak basan bir metin. Sıradan insanın gündelik problemlerine, hayat gailesine gözünü kapatmayan, bireyi topluma feda etmeyen bir anlatı. Teoman şarkıları gibi, tek kişilik, gülünç olduğu kadar acıklı, acıklı olduğu kadar gülünç, muzır, anlatacak çok şeyi olan, şaşırtıcı, etkileyici ve kendine özgü.

Bütün bunları ufacık bir sahnede, yalnızca iki kişinin hiç kopmayan, sizi hiç dışına atmayan akıcılıktaki diyalogunda görebiliyor, onlarla birlikte gülüyor, neşeleniyor, umutlanıyor, hüsrana uğruyor ve birer birer hatırlıyorsunuz pek çok şeyi, Altıdan Sonra Tiyatro'nun 444'ünü izlerken.

Hatırlamak bu oyunun en önemli sözcüğü. Unutmamak değil, çünkü unutmak zorundayız, çünkü ancak unutursak devam edebiliriz yaşamaya. Ama geçmişimiz hiç olmamış gibi de yaşayamaz, yolumuzu böyle çizemeyiz. Bu nedenle, hatırlamak da unutabilmek kadar gerekli ve önemli. Hatırlamak, bir çentik atmak zihnimize, onu sürekli omzumuzda taşımadan ama varlığını da bütünüyle silmeden aklımızdan...

“Bir nevi toplumsal hafıza olayı yani. Buraya yükledikçe de unutuyorlar işte bir sürü şeyi.”

Şehri AVM'lerle donatanları alkışlayacak değilim. Fakat nihayet biri, içeriye bir tiyatro sahnesi kurmayı akıl etmiş. İzmir'in en yenilerinden Ege Perla'nın ikinci katında kendisi küçük ama şehre katkılarının çok büyük olacağını yalnızca birkaç haftada gösteren bir tiyatro açıldı: Toy İzmir. 444 de İzmir'e ilk ziyaretini bu sayede yapmış oldu.

Saklayacak değilim, bu oyuna ilgi gösterme sebebim Yiğit Sertdemir'den başkası değil. Aylar önce şurada kendisinden uzun uzun bahsetmiştim, rolünü nasıl giyindiğinden, sakalının telinden sesinin tonuna kadar rolüne nasıl büründüğünden, rüyalara giren bir etki bıraktığından... Ben onun Cyrano'suna meftun olmuştum ve ardından nereye olsa giderdim... Bu arzuyla birkaç İstanbul ziyareti de gerçekleştirdim geçtiğimiz aylarda.

Durup düşünüyorum, hadi Cyrano olağanüstü biriydi, bir şövalye, bir silahşör, bir şair, bir kahramandı, ya bu çağrı merkezi çalışanı? Karakterin ne olduğu, neler söylediği, neye hizmet ettiği kadar, onu kimin giydiği de önem kazanıyor karşınızda iyi bir oyuncu varsa.

Oyunu izleyeli neredeyse bir ay olmasına rağmen yazıyı yazmam zaman aldı, çünkü Yiğit Sertdemir övgülerimi törpüleyebilmem ve bu törpüleme işini içime sindirebilmem zaman aldı. Törpülemek istedim, çünkü sahnede gördüğüm şey tam da olması gerekendi ve olması gerekeni yapan bir oyuncuyu alkışlarken bu fevkaladeliğin değerini düşürebilecek olmaktan çekindim. Sahneden hiç inmemesi, sahneyi düşünmeyi, yazmayı, yönetmeyi, oynamayı hiç bırakmaması gereken biri o.

Oyun boyunca Gülhan Kadim'e bakamadım desem yeridir, gözümü Yiğit Sertdemir'den alamadığım için. Ama Sertdemir'in rol çaldığını söyleyemem, zira Kadim'de kimseye rol çaldıracak göz yok. Ve onun muazzam eşliği olmasa Sertdemir'i izlemek bu kadar keyifli olmazdı, orası kesin.

Hatırlamak demiştim, kilit sözcük. Oyun, kendi konusu ve akışı içinde ufak tefek hatırlatmalar yapıyor insan ilişkileriyle, aşkla, arkadaşlıkla, politikayla, yaşamak istediğimiz ve yaşamak durumunda kaldığımız hayatlarla ilgili. Yaşamak istediğimiz hayata ulaşmak için yapabileceklerimiz, yapmayı denediklerimiz, yapmaktan vazgeçtiklerimiz ve yapmaya yeltenmediklerimiz var hepimizin. Buradan belki bir eylem çıkmıyor, aradığınız eyleme şu anda ulaşılamıyor belki, ama belki de en büyük eylem hatırlamaktır, örtmemektir yapılmaması gerekenlerin üzerini...



Yazan: Yiğit Sertdemir
Yöneten: Yaman Ömer Erzurumlu
Dekor-Kostüm Tasarımı: Aslı Can Kortan
Işık Tasarımı: İsmail Sağır
İşitsel Tasarım: Onur Kahraman
Teknik Tasarım: İhsan Dehmen
Afiş Fotoğrafı: Murat Dürüm
Afiş Tasarımı: Muzaffer Malkoç
Oynayanlar: Gülhan Kadim, Yiğit Sertdemir

(Bu yazı ilk olarak 21 Mart 2018 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

3 Kasım 2017 Cuma

Şapkadan Buray Çıktı!

Şapkadan Buray çıktı!

Bu yıl 86. kez düzenlenen İzmir Enternasyonel Fuarı, çoğunlukla İzmir ve çevre illerden gelen ziyaretçilerine geniş bir etkinlik yelpazesi sundu: Ücretsiz çim konserleri, tiyatro oyunları, caz günleri, sokak gösterileri, edebiyat sohbetleri, bilim şöleni ve hatta "Yıldızlararası Uzay Sergisi". Ben, hep olduğu gibi yine -ve yalnızca- tiyatro konusuna yönelttim tüm ilgimi. Fuar sonrasında size tiyatrodan bahsetmeyi düşünüyordum ki bir genç adam çeldi aklımı.

24 Ağustos Perşembe günü yalnızca tiyatro için gitmiştim Kültürpark'a ve aklımdaki tek plan oyunu izleyip evime dönmekti. Yine de oyundan çıktığımda, yarım saat önce başlayan çim konserine göz atmadan, o akşamın konuğu Buray'ın birkaç şarkısını dinlemeden fuar alanını terk edemedim. Çünkü Buray daha konsere başladığı an etkilemişti beni. Konser alanına en yakın salondaki oyunu izliyor olduğumuz için konserin tam zamanında ve coşkuyla başladığına tanık olmuştuk. Aynı sahnede daha birkaç gün önce, kendisinden belki 4 kat fazla seyirciyi sahne önüne toplamış olduğu halde konserine yarım saatten daha gecikmeli başlayan "tecrübeli" birinin şarkı söylediğini bildiğimden, Buray'ı daha ilk saniyede takdir etmiştim.

Oyun nihayet bittiğinde, Buray'ın sesine doğru gittik ve sahneyi sağ çaprazdan gören bir noktaya konuşlandık. Albümdekiyle aynı sesi dinledim, televizyondakinin aynısı sıcak, neşeli, kıpır kıpır ve samimi bir müzisyen gördüm sahnede. İşine hakim, seyirciyi nasıl yönlendireceğini ve nasıl mutlu edeceğini bilen, müzik tutkusunu, bu işten keyif aldığını -yani bütün bunları maddi kazanç, şöhret vb. amaçlarla yapmadığını- gösteren, göstermekten çekinmeyen biriydi sahnedeki.

Başka şehirleri bu açıdan bilmem, belki benzerleri vardır ama İzmir, ücretsiz açık alan (sokak, meydan ve çim) konserleri açısından zengin bir şehirdir. Yalnızca dolaşmaya çıkmışken bir pop yıldızının, yeni ünlenmekte olan bir rock grubunun ya da dünyaca ünlü müzisyenlerin ücretsiz konserlerine denk gelebilirsiniz, hiç haberiniz yokken. Duyuruları takip edip planlı olarak da gidebilirsiniz konserlere elbette.

Ben, konseri sanat merkezinde ya da açık havada, fakat illâ ki bir koltukta oturarak, hatta oturacağım yeri de özenle seçerek izlemeyi tercih ederim. Böyle olmayan bir konseri izlemek üzere evden çıkmaya ikna edilmem zordur. Denk geldiğim konserleri de çoğunlukla birkaç şarkıda bırakırım bu yüzden. Açık yüreklilikle söyleyebilirim, şarkılarını dinlemeyi sevsem ve kuşağının en iyi isimlerinden biri olduğunu düşünsem de o akşam yalnızca Buray konseri için fuar alanına gitmezdim. Ama iyi ki oradaymışım!

Müslüm Gürses'ten Sezen Aksu'ya, Volkan Konak'tan Gülşen'e pek çok şarkıcıdan seçimlerle zenginleştirilmiş repertuvarı, rakip gösterildiği yeni kuşak şarkıcıların şarkılarına da bu repertuvarda yer vermesi, gitarıyla ve orkestrayla ilişkisi ve hiç bitmeyen enerjisiyle Buray orada olanları hiç pişman etmedi.

İki şarkı arasındaki kısacık aralardan birinde, ellerinde deniz toplarıyla birkaç kişi sahneye çıkan merdivenleri tırmanmaya başladı. Topları eline alan Buray, mikrofona eğilip: "Ne geliyor?" diye sordu. "Mecnun geliyor!" diye yanıtladım ben, hiç düşünmeden. Aradaki bağlantıyı nasıl kurduğumu inanın bilmiyorum ama az sonra aynı cevabı Buray verdi mikrofondan ve elindeki topları seyirciye doğru atmaya başladı, "toplar yere düşmeyecek" uyarısıyla. Her ne kadar sahne önündeki seyirci, bu oyuna aynı coşkuyla karşılık vermese ve toplar kısa zamanda gözden kaybolsa da bu küçük oyun bana Buray hakkında çok şey söyledi.

Belki küçücük bir oyun, belki başka konserlerde de yaptığı bir jestti Buray'ın, belki pek çok insan çoktan unuttu bunu, ama ben özenilmiş, iyi çalışılmış ve dinamik bir sahne performansının yanında, halk konseridir, ücretsiz etkinliktir demeden işini yapan, yaptığı işe ufacık detaylarla anlam katan, seyircisine ve ona ayrılan zamana değer veren bir insan da gördüm.

Şapkadan çıkan bir tavşan gibi hem şaşırttı, hem keyiflendirdi, hem de bizzat o şapkayı tutan sihirbaz gibi oyununa kattı hepimizi; bize zamanı unutturdu, anılarımızın bir parçası oldu.

"İstersen" şarkısının her yerde çalmaya başladığı günlerde Buray'ı Kenan Doğulu'ya benzetmiştik çoğumuz. Konser sonunda bu benzetmenin Buray için yol gösterici olabileceği kanaatine vardım. Kenan Doğulu, uzun yıllardır Türkçe Pop müziğe emek veren, çeşitli yönlerden müziğimize katkı sağlamış önemli bir müzisyen ve oraya ait olduğunu her daim hissettiren bir sahne adamı. İlk şarkısından bu yana takip ettiğim ve canlı canlı da tanık olduğum için söyleyebilirim: 20 yıl sonra Buray Hoşsöz için de aynı şeyleri söylemememiz için hiçbir sebep yok.

(Bu yazı ilk olarak 1 Eylül 2017 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Yakın Çağ

Sahneye sen çıkıyorsun ama ben her seferinde senden daha çok heyecanlanıyorum. Günler öncesinden karar veriyorum konsere nasıl gideceğime, o akşam ne giyeceğime, öncesinde neler okuyacağıma ve dinleyeceğime, gözlerine nasıl bakacağıma...

Konser alanına vardığımda sahneye bir bakıyorum, dört sandalyenin hangisini seçeceğini düşlüyor ve ona göre bir yer, bir pozisyon seçiyorum kendime. Sen de, bilirmişsin gibi bu çabamı, benim seni en rahat görebileceğim yere oturuyorsun, böyle de uyumluyuz. Ya da kalp kalbe karşı demeli, neden olmasın?

Başını öne eğmen, gülümsemen, enstrümanına yaklaşıp uzaklaşman, yalnızca gözlerini kullanarak konuşup anlaşman arkadaşlarınla ve seyirciyle, hem çok tanıdık hem de her seferinde yepyeni, hep yeni bir an, yeni bir es seçiyorsun en bilindik hallerini yerleştirmek için ve ben bazen, değil çaldığın notaları, onların beni götürdüğü yerleri, gözlerimden akan yaşları bile unutup seni yalnızca seyrediyor, gözlerinin eksenine yerleştirmeye çalışıyorum gözlerimi.

Sen mümkün olan her yerde dolaştırsan ne fayda o gülen gözlerini, ben gözlerimi senden ayırmadıkça biz hep göz gözeyiz.

14.08.2017 - Bodrum

23 Haziran 2017 Cuma

Lysistrata: Savaşma, seviş!

Sivas Devlet Tiyatrosu repertuvarına alınan Antik Yunan Tiyatrosunun en önemli komedyalarından Aristophanes'in Lysistrata'sı, yurtiçi turne programı kapsamında Mayıs ayının ikinci haftasında İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi'ndeydi.

Lysistrata, savaşın anlamsızlığını, gereksizliğini ve yok ediciliğini oldukça sade ve coşkulu bir anlatımla gözler önüne seren bir metin. Yurttaş sayılmayan, bu nedenle kamusal alanda hak ve irade iddiasında bulunamayan -yani özgür olmayan- kadınların, kendilerine çizilen sınırları ve biçilen rolleri barış için kullanmaya karar vermeleri ile başlıyor hikâye.

Atina ile Sparta arasındaki savaşın artık sona ermesi gerektiğine inanan kadınlar bir araya geliyor, savaş devam ettiği sürece eşleriyle aynı yatağa girmemek üzere sözleşiyor ve kendilerini tapınağa hapsediyorlar. Sınırların ve rollerin dışına çıktıkları için değil, sadece ve sadece o sınırlar içinde kendilerine atfedilen rolleri ifa etmedikleri için görünür ve duyulur oluyorlar, böylece kitlesel bir eylem başlatabiliyorlar. Eylemlerinde direndikleri ölçüde de başarılı oluyorlar.

Kadınların bu pasif direnişi, feminist literatürde "kadının görünmeyen emeği"* denilen durumu bütün netliğiyle ortaya koyuyor: ev içi işlerle "görevlendirilen" kadınlar, o işleri yaptıkları sürece yaptıkları işler göze görünmez. Ev temiz, yemek hazır, çocuklarla ilgilenilmiş. Ama sorarsanız, "kadın çalışmıyor". Ne zaman ki bu "iş"ler yapılmaz, ev dağınıktır, yiyecek yemek yoktur, çocuklar bakımsızdır, o zaman anlaşılır kadının "değer"i. Lysistrata önderliğindeki kadınların evden çıkmaları ve savaş sonlanmadıkça geri dönmemekte kararlı olmaları, bu nedenle büyük bir krize yol açıyor erkekler açısından.

Lysistrata'nın bu yorumunda bu tema korunuyor, oyunun mesajı net bir biçimde iletiliyor. Fakat bazı teorik problemler göze çarpmıyor değil. Öncelikle zamansal bir sıkıntı var: Antik Yunan dünyasında olmadığımıza dair hiçbir kuşku yok akıllarda, fakat replikler fazla modern. Sahnedeki kadınlar ısrarla erkeklerle eşit olmak istediklerini söylüyorlar; oysa Aristophanes'in böyle bir derdi yoktu. İma ettiği düşünülebilir ama bunu hiçbir zaman sözcüklere dökmemişti. Eşitsizlik o çağın sorunu değildi; Lysistrata'nın örgütlediği kadınların tek derdi savaştan kurtulmak ve barışı sağlamaktı. Bunun da bir özgürlük arzusu olduğu iddia edilebilir ancak, o da yine ima düzeyinde.

Bir diğer sıkıntı, koronun rolüyle ilgili. Antik Yunan tiyatrosunun konuyu tartışan, fikir beyan eden, sorular soran ve pozisyon alan korosunun yerine burada yalnızca anlatıcı işlevi sürdüren bir koro var. Öte yandan, koro için Sibel Erdenk tarafından yazılan şarkılar, kadınların eylemdeki coşkusunu seyirciye doğrudan ileten ve sahneleri birbirine sımsıkı bağlayan geçişler olarak oldukça işlevsel.

Kostüm tasarımında Hollywood'dan fazlasıyla etkilenildiğini düşünüyorum. Fakat bu kostümlerin hem antik çağın abartılı kostümlerine hem de oyunun sahne tasarımına uymadığını söylemek haksızlık olur. Oyuncuların makyajları da antik tiyatronun maske geleneğini hatırlatıyor; her ne kadar tüm oyunculara aynı türden bir makyaj yapılmış olsa da…

Fakat komedya her zaman sınırları değişken, abartıya ve yeni yorumlara açık bir tür olmuştur. Söz konusu bir tragedya olsa büyük hatalar olarak işaret edebileceğim(iz) bu birkaç noktaya burada her zaman göz yumulabilir. Ben de aklıma takılanları not etmiş olma gayesindeyim yalnızca.

Sonuçta, sahnedekinin müthiş bir temsil olduğunu söylemek zorundayım. Zaten Barış Erdenk rejisini sahnede her izleyişimde bambaşka bir yerde buluyorum kendimi. Sanki her oyun olduğundan bambaşka, yepyeni ve ufuk açıcı bir kimlik daha kazanıyor. Sanki sahnedekileri değil de bir rüyayı izliyorum…

Erdenk'in Lysistrata'sının en güzel yanı, sahnede yalnızca 5 kadının olması ve bu beş kadının sürekli değişen farklı rollere saniye bile ıskalamadan geçebilmesi. Bazen kadın bazen erkek, bazen yetişkin bazen çocuk, bazen karakter bazen koro: Sahnedeki beş kadın bunların her birine ustalıkla can veriyor ve bunu, takip etmesi bile oldukça güç bir koreografi ile yapıyorlar. Oyun bittiğinde ben soluk soluğa kalmıştım koltuğumda, oyuncularsa bir an olsun teklememişlerdi oyun boyunca.

Bize bu benzersiz yorumu sunan yönetmen Barış Erdenk ve koreograf Sibel Erdenk'e, oyuncular Filiz Demiralp, Begüm Atak, Filiz Uysal, Göksu Girişken ve Neyra Karaböcü'ye, müzikleri yapan Serdar Kurutçu'ya, bu müzikli oyuna enstrümanlarıyla canlı canlı ses veren Şafak Öztürk, Emre Emlak, İsmail Öztürk ve Burak Seçgin'e, oyunda emeği geçen ve bu oyunun İzmir'e gelişinde payı olan herkese teşekkürler. Yolunuz her daim açık olsun, dilerim yeniden karşılaşırız.

*Tanım ve ilgili tartışmalar için Gülnur Acar-Savran ve Nesrin Tura'nın Kadının Görünmeyen Emeği isimli derlemesine (Yordam Kitap, 2012) bakılabilir.

(Bu yazı ilk olarak 1 Haziran 2017 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

Ayrılık: Sevgi anlaşmak değildir…*

Ayrılık: Sevgi anlaşmak değildir…*

Bazı tiyatrolar prova notlarını da paylaşır seyircisiyle. Onları takip ettiğinde, sahnede izlediği şeyin birkaç saatlik performanstan çok daha fazla zaman ve emek istediğine, sahnede görünenin buzdağının zirvesi olduğuna tanık olur seyirci. Sevinç Erbulak'ı sosyal medyada takip etmek de buna benzer bir etki bırakıyor benim üzerimde. Çünkü Erbulak, aklına gelen bir fikri, heyecanını, neşesini, umudunu, dileğini hiç çekinmeden ve çoğunlukla da sıcağı sıcağına paylaşıyor takipçileriyle. Bir seyirci olarak onu senelerdir biliyor ve izliyorum ama bu paylaşımları nedeniyle, onu birebir tanıyor gibi de hissediyorum çoğu zaman. Uykusuz bir gece yarısı onun henüz paylaştığı birkaç cümlesine rastlamak örneğin, sabah buluşup uzun uzun konuşacağım bir arkadaşımın, sabaha kadar sabredemeyip anlatacaklarını gece mesajlarıyla iletmesine benziyor. Öyle bir tanıdıklık, yakınlık hissi…

Ne var ki, yakın zamana kadar onu tiyatro sahnesinde görmek nasip olmamıştı; Behiç Ak'ın yazdığı, Semih Çelenk'in yönettiği, Sevinç Erbulak'ın Fırat Tanış'la oynayıp eğlendiği Ayrılık, aylar sonra nihayet yönetmeninin şehrine gelene dek…

Ayrılık, boşanmış bir çiftin aradan bir yıl geçtikten sonra karşılaşıp ilişkilerini ve ayrılıklarını değerlendirdiği tek perdelik bir komedi. İlişkilere dair harcıâlem yargılara nazikçe sırtını dönüp modern ve medeni bir diyalog sunuyor bize, her şeyden önce. Sonra da ilişki kurmanın ve birlikte yaşamanın zorluklarını sıra dışı ve oldukça eğlenceli tespitlerle seriyor önümüze. Beklenmedik anlarda güldüren fakat arka plandaki hüznü de hiç yitirmeyen bir anlatı söz konusu.

Sevinç Erbulak da Fırat Tanış da bizi güldürmelerine alışık olduğumuz oyuncular, burada şaşılacak bir şey yok. Şaşkınlık, seyirciyle birlikte onların da eğlendiğini ve bunu rolden çıkmadan, komedinin seviyesini düşürmeden yapmaları. Bana zaman zaman olur, izlemekte olduğum şey -amiyane tabirle- o kadar cıvık, o kadar laçkadır ki, izlediğim şeye gülmeye bile utanırım, o kadar düşmüştür seviye. Oysa Ayrılık'ta, yerli yerinde gülen, yeri geldiğindeyse en komik replikleri bile rolün gerektirdiği ciddiyeti zerrece bozmadan söyleyen bir oyunculuk; dengeli ve düzeyli bir reji görüyoruz.

Oyun izlemek kadar oyun okumayı da seviyorum ve okuma saatlerimin önemli bir bölümünü de oyunlara ayırıyorum. Yine de bir komedi metnini okurken gülmek, sıkça yaptığım bir eylem değil. Tek başınayken gülmekle bir toplulukla beraber gülmek arasında ciddi bir fark var, orası doğru. Ama metnin komik olması ile oynanan oyunun komik olması arasında da ciddi bir fark var. Ayrılık, yalnızca metniyle de güldürebiliyor.

Biraz da bu sebeple, oyuna eklenen bazı replikleri, örneğin "fevkaladenin fevkinin de ötesinde mutluyum" gibi bir cümleyi gereksiz buldum. 20 yıl önce yazılmış, konusu ve konuyu işleyişi itibariyle eskimemiş olan bir metni güncelleme çabası içinde olunmasına anlam veremedim. Cep telefonlarının hayatımıza yeni yeni dâhil olduğu zamanlardan bir oyun Ayrılık ve bu detay korunmaktayken "fevkaladenin fevki" gibi sözler, bir zaman kargaşasına da yol açıyor.

Oyunlar sahnelenirken metinde yer almayan eklemeler yapılmasına pek sıcak bakmasam da buna kategorik olarak karşı değilim. Yeter ki tutarlılığa halel gelmesin. Pantolonunu çıkaramadığı sahnede, birbirinden ayrılamayan ayaklarıyla halay mizanseni yaratan erkeğin bu hareketi beni hiç rahatsız etmedi mesela. Ya da mutfak dekorunda bütün beyaz eşyaların iç içe olmasının tuhaflığına laf atılması bana gereksiz ya da uyumsuz gelmedi.

Dekor demişken, aklıma takılan sorulardan birini buraya yazayım. Oyunun büyük bir bölümünde ütü masası açık halde salonun ortasında durmaktaydı, acaba neden? Oyunun başında bunu gördüğümde, ütü masasının evde o şekilde konumlandırıldığını ve hep öyle durduğunu düşünmüştüm. Fakat karakterimiz oyunun içinde ütüyü kullanıp işi bitince ütü masasını kaldırdığında bu tezim çürümüş oldu. Buradan çıkardığım sonuç, oyunda ütü kullanılacağı için ütü masasının sahnede hazır edilmiş olduğu. Oysa ütü gerektiğinde de kurulabilirdi o masa, bu hareketlilik için yer de vakit de vardı oyunda.

Yine de, benim gibi takıntılı bir insanın, okuyup gittiği oyunda söyleneceğini bildiği repliklere bile doya doya kahkaha attığı bir oyun bu. Biraz nefes almak için, gülmek ve rahatlamak için, bu iki güzel insanı sahnede görüp hep birlikte eğlenmek ve sonunda elleriniz yoruluncaya dek alkışlamak için bu oyunu izleyin!

Sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir…* Sevgi nedensizdir ve çoğu zaman da anlaşmazlıklardan beslenir. Onlar anlaşamadıkları için bu kadar eğleniyoruz ya zaten! Çünkü bu anlaşmazlıklar, yepyeni olasılıklar, yepyeni yollar demek ve bu yolları yürümekten hiç çekinmeyecek bir çiftin hikâyesi bu. Varsın anlaşamasınlar, birbirlerini sevdiklerini, önemsediklerini her hallerinden okuyabiliyoruz ya!

Aşk, tutku, coşku, heyecan… bunlar bitebilen şeyler belki, ama sevginin, gerçek sevginin, emek verilmiş ve kazanılmış sevginin tükenmeyeceğine inananlardanım ben. Böylesine olgunlaşmış bir sevginin tanımlara, etiketlere ihtiyacı yoktur. O bir su gibi korur tazeliğini, su gibi akıp gider kendi açtığı oyuklardan. Birlikte sevilen bir şarkının notalarına, aynı ekmeği bölüşerek kurulan sofralara, aylar sonra paylaşılan iki kadeh şaraba karışır, sonsuzluğa akan 'küçük bir an' olur… Ve bazen küçük bir an için ömür bile verilir!*

*Özdemir Erdoğan, Sevdim Seni Bir Kere

(Bu yazı ilk olarak 23 Mayıs 2017 tarihinde Ranini.tv.de yayınlanmıştır.)

Sessizliğin Beş Çeşidi: Yaşamak istiyorsan SUSMA!

Sessizliğin Beş Çeşidi: Yaşamak istiyorsan SUSMA!

İzmir'in az sayıdaki profesyonel sanat topluluklarından biri olan ve 2011 yılından bu yana seyircisiyle buluşan Tiyatro SALT, bu yıl çağdaş İngiliz yazarlarından Shelagh Stephenson'un Sessizliğin Beş Çeşidi isimli oyununu kattı repertuvarına. Alev Koçer'in Türkçeye çevirip uyarladığı oyun, Bahadır Yüksekşan'ın rejisiyle Mart ayından bu yana sahnelenmekte.

Toplumsal yaşamda yaygın olduğu bilinen fakat hakkında konuşmaktan imtina edilen konuları sahneye taşımayı tercih eden ve bunu in-yer-face oyunlarla yapan bir ekip SALT. In-yer-face (in your face), yüzevurumcu tiyatro olarak Türkçeleştirebileceğimiz, hayali ufuk çizgisine değil de seyircinin yüzüne yüzüne oynanan, böylece seyirciyi yalnız seyirci olmaktan çıkarıp katılımcı hale getiren, oyunun bir parçası yapan bir tiyatro akımı. Seçtikleri konuların onları sahneye koyma biçimine fevkalade uygun olduğunu sanıyorum fark ettiniz…

Sessizliğin Beş Çeşidi, aile içi şiddete, şiddetin fiziksel, psikolojik, cinsel, çevresel bin bir çeşidine maruz kalan ve yaşamaya -ya da nefes almaya, diyelim- devam edebilmek için günden güne daha da sessizleşen kadınların hikâyesi. Oyun, sessizliklerini bozdukları yerde başlıyor.

Kadınlar sessiz kaldıkça acıları devam etmiş ve maruz kaldıkları şiddetin dozu da çeşidi de sürekli olarak artmış. Kadınların sessizliğine yakın çevrelerinin ve içinde yaşadıkları toplumun sessizliği de eklenince şiddetin yarattığı acı da katlanmış. Kadınlar, sessizlikle örtülmüş bir şiddet sarmalında sıkışıp kalmışlar, ta ki bir cinnet anına kadar.

Seyircinin yüzüne yüzüne oynama özgürlüğünün sağladığı avantajlardan biri, buradan da hikâyenize katkıda bulunabilmektir. SALT bu özgürlüğü, seyircinin gözlerinin içine bakmamayı da oyuna katarak kullanmış. Şiddete uğrayan kadınlar hep seyircinin arkasındaki boşluğa, o hayali ufuk çizgisine bakarken şiddeti uygulayan erkeğin seyircinin gözlerinin içine içine bakmaktan bir an olsun vazgeçmemesi, hatta en kışkırtıcı repliklerini hep bu şekilde söylemesi oyunun en gerçekçi, en acıtıcı yönüydü. İnsanı yerinden kalkmaya, cevap vermeye, sessizliğin değil isyanın bir parçası olmak için harekete geçmeye kışkırtan bir oyun…

Seyirciyi oturduğu koltukta rahat ettirmeyen, tedirginlik hissini sürekli canlı tutarak devam eden oyunun bütün vuruculuğunu metinden aldığını düşünebilirsiniz, ama hayır, öyle değil. Gerek in-yer-face oyun biçimi, gerekse SALT'ın sizi, siz istemeseniz de oyunun içine alan sahne kurgusu ve mizansen biçimi, hikâyenin yalnızca seyircisi değil birer kahramanı yapıyor sizi. O çirkin sessizliğin bir parçası oluyorsunuz, sessizliğin altıncı çeşidi…

Şiddetin şiddeti nasıl doğurduğunu, şiddetin nasıl içselleştirilip normalleştirildiğini şiddeti mazur göstermeden anlatan oldukça sade ve vurucu bir metin bu. Üstelik kendi sorduğu soruların yanıtını da kendisi veriyor, şiddet sarmalını gizlemek için tek bir sessizliğin yetmediğini, sessizliğin en az beş çeşidinin gerekli olduğunu; şiddetten kurtulma yolunda ise sessizliği bozan tek bir kişinin on kaplan gücünde olduğunu çok net bir biçimde gösteriyor.

Şiddet çeşit çeşit, sessizlik de öyle. Çözüm içinse tek bir şey yeterli: Kadınlara çoğunlukla tam tersi söylenir ama - Yaşamak istiyorsan SUSMA!

(Bu yazı ilk olarak 5 Mayıs 2017 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir Yalnız Kalamama Hikâyesi

"Bir Hayvanat Bahçesi Hikayesi" oyunu üzerine...

Bir Hayvanat Bahçesi Hikâyesi: Bir Yalnız Kalamama Hikâyesi


Bazen yalnız kalmak isteriz, insanlarla çevrelenmişken bile. Dışarı çıkarız, ama dışarıdaki sesleri duymamak için kulaklıklarımıza sığınırız. Evimizde en rahat koltuğa gömülmek yerine bir Pazar öğleden sonrası, bir parkta oturup okumak isteriz kitabımızı, gazetemizi. Dışarı çıkma sebebimiz sosyalleşmek değildir; yalnızca dışarıda olmak, dışarıdayken de kendimiz olmaya devam etmek isteriz…

Yalnızlığı sevsek de insanlarla çevriliyiz, selamlaşırız, gerekirse konuşuruz, yardımlaşırız. Ama gerekmiyorsa da hiç konuşmayız. Kimseyle muhatap olmamak için mahalledeki bakkaldan değil de süpermarketten alışveriş yaparız mesela, ne kadar az diyalog, o kadar rahat bir kafa!

Ama bir de, siz kendi kendinize kalmışken, hiç gereği yokken, kendinize ayırdığınız zamanı çalmaya niyetlenenler olur. Gelip bir şeyler sorar, sessizce oturup kitabınızı okuduğunuz bankta yanınıza oturur, sizi kendileriyle konuşmaya zorlar bazı insanlar. Nezaket gösterip karşılık verirsiniz, onun sizi rahatsız etmesinde bir nezaketsizlik yokmuş gibi… Anlattıklarını dinlersiniz hiç ilgilenmeseniz de, çünkü nezaketten ötesi de vardır: Merhamet. Sizin tercihiniz olan yalnızlığın bazılarının zorunluluğu olduğunu bilirsiniz. Bilmediğiniz, iyi niyetinizin sizi bir felakete de sürükleyebileceğidir…

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Amerikalı oyun yazarı Edward Albee, ilk oyunu Bir Hayvanat Bahçesi Hikâyesi'nde bunları konu ediyor. Oyun, Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu - SAKM prodüksiyonuyla, Gökhan Erarslan rejisi ve Burak Sergen'in performansıyla Mart ayından bu yana sahnelenmekte… 1. Karşıyaka Tiyatro Festivali kapsamında İzmir'e gelen oyun, Bostanlı Suat Taşer Açıkhava Tiyatrosu'nda seyirciyle buluştu.

'Oynaması' şart değil, "Burak Sergen sahnenin bir köşesinde oturuyormuş" deseler, onun nasıl 'oturduğunu' görmek için bile bilet alıp karışabilirim seyirciler arasına; kendisine yönelik ilgim ve hayranlığım bu raddede. İleride göreceğiniz memnuniyetsizlik ifadelerini, bunu aklınızda tutarak okuyunuz lütfen.

Onun bir oyuna hazırlandığını duyduğum anda ben de başlıyorum hazırlıklara… Oyunun metnini bulup okumak, eğer varsa yazarın oyun hakkındaki notlarına göz atmak, oyunla ilgili olarak yapılmış röportajları okumak gibi hazırlıklar bunlar.

Bu araştırmalarım sırasında, bu metni oynamanın Burak Sergen'in uzun zamandır istediği bir şey olduğunu ve Kerem Alışık'ın ikinci sezonda Kara Sevda kadrosuna katılması ve çekim aralarında Sergen ve Alışık'ın kurduğu diyalogun bizi bugünlere getirdiğini öğreniyorum! Kara Sevda, yalnızca hikâyesi, polisiye dozu, temposu ve ters köşeleriyle değil, kadrosunda bulunan tecrübeli tiyatrocuların oyunculuk çıtasını arşa çekmesi sebebiyle de çok değerli zaten benim için (düşünün bir, Rüzgar Aksoy, Zeyno Eracar, Zerrin Tekindor, Kerem Alışık ve Burak Sergen var dizinin kadrosunda, hepsi aktif olarak tiyatro yapmakta ve seyircinin hafızasına kazınan performanslar sergilemekte); ama Burak Sergen'ın SAKM çatısı altında bir iş yapmasına vesile olduğu için de kalbimdeki yerini derinleştirdi.

Yazar Albee, 1959'da yazdığı bu oyunu 2007 yılında güncellemiş ve Sergen de oyunu bu güncellenmiş haliyle sahneye koymak istemiş. Oyunun orijinal metnini okuyup güncellenmiş versiyonu izledikten sonra benim yorumum, yapılan güncellemelerin oyunun anlatmak istediği şeyi değiştirmediği fakat anlatım gücünü azalttığı yönünde.

Oyun, bir Pazar günü öğleden sonra Central Park'ta oturmuş kitabını okuyup piposunu tüttüren Peter'ın yanına yanaşıp ona hayvanat bahçesine gidişini anlatmak isteyen Jerry'nin sürprizlerle dolu diyalogundan ibaret. Yani en azından oyunun ilk yazıldığı hali bu. Bunu okuyunca, son 3-4 yıldır tek kişilik oyunlarla sahnede olan Burak Sergen'in neden bu oyunu sahnelemek istediğini anlamak zor olmadı. Sahnede bir Peter olmasa da Jerry parkta dolaşıp hikâyesini anlatabilir ve hiç garipsenmeyebilirdi. Peter'in varlığının oyuna bir katkısı olmadığını söylemiyorum; aksine, arka plandaki temayı işlemenin tek yolu Jerry'i biriyle diyaloga sokmaktır ve yazar, amacına ulaşmıştır. Fakat Peter'ın varlığı, bu oyunu Jerry'nin tek kişilik gösterisi olmaktan çıkarmıyor, söylemek istediğim bu.

Peter rolündeki Onur Kırat, Jerry'nin coşkulu paslarını göğsünde yumuşatmayı başarıyor; aslında gerildiği bir ortamda sakin kalmaya çalışan Peter'ın tedirginlikle özgüven arasındaki salınımını başarılı bir biçimde yansıtıyor. Oyunda eksik olduğunu düşündüğüm, anlatım gücünü azaltan şey bu değil. Burak Sergen'in zayıf kaldığını, onun yeteri kadar iyi bir Jerry olamadığını da söyleyemem. Ama sahne üzerindeki performansın bütününde bir eksiklik vardı ve ben bunu, sahneye bu iki kişi haricinde birilerinin daha konmasına ve bu birilerinin, arka planda kalmayıp oyunun en can alıcı noktalarına dâhil olmalarına bağlıyorum.

Peter ve Jerry'nin parktaki 'sohbet'inin arka planına, parkta koşanlar, yandaki banka oturup sigara içenler, kaykayla parktan geçen gençler, parkta yaşayan bir evsiz gibi tipler eklenmiş. Bu eklemeler parkı daha canlı ve gerçek kılmış; Jerry'nin zaman zaman onlarla sözsüz diyaloga girmesiyle de bu gerçekçiliğin ve Peter'in rahatsız edici tavrının altı çizilmiş. Buraya kadar hiçbir şikayetim yok, hatta oyunun ilk halinde olmayan bu eklemeleri sevdim bile diyebilirim. Ama bu oyuncular, Jerry ve Peter'ın diyaloguna dâhil oldukları anda benim memnuniyetsizliğim başladı.

Oyunun akışında birkaç zirve noktası var, bunlardan biri, Jerry'nin komşusunun köpeği ile arasında geçenleri Peter'a anlattığı bölüm. Oyunu okurken, aklımdan 'kim bilir bu sahnede Burak Sergen nasıl da devleşecek' diye geçirmiş ve Sergen'in hem Jerry'i, hem komşusunu, hem köpeği, hem de hamburgerciyi canlandıracağını hayal ederek heyecanlanmıştım. Ne var ki, Sergen'i Jerry ile sınırlandırmayı ve bu karakterler için başka oyuncuları kullanmayı seçmişler. Ne büyük hayal kırıklığı! Daha kötüsü ise, bu yan karakterlerin tamamının birden, Jerry'nin mücadele ettiği köpeğe dönüşmesi, Jerry'nin kendi hikayesinde başrolü köpeğin alması.

Umarım anlatabilmişimdir derdimi, hayal kırıklığımın büyüklüğünün sebebi sahnede izlediğim şeyi beğenmemem değil; aksine oyun bittiğinde oldukça da mutlu ayrıldım salondan. Şüphesiz ki iyi sahnelenmiş, derdini anlatmayı başarmış iyi bir oyun bu. Hayal kırıklığına uğramamın sebebi beklentimi fazla yüksek tutmuş olmamdır belki de. Gayet iyi oynadığı, koştuğu, arkadaşlarıyla paslaştığı bir maçta 3 gol atmadığı için Messi'yi suçlayamayız, değil mi? Ya da 300 yapabilen bir araçta 90'la gittiğimiz için mutsuz olmayız… Benim beklentim işte o noktadaydı, çünkü Adolf'te, 300'le giden bir Burak Sergen izlemiş ve sersemlemiştim oyun sonunda. Çingene Boksör'den tek perdede 5 gol yemiş ve çivilenmiştim oturduğum yere… Jerry de beni biraz tokatlasın, silkelesin, oturduğum yerden zıplatsın istemiştim. Mızmızlanmamın sebebi, beklediğimden daha sakin, daha akışkan bir oyun izlemiş olmam…

Şımarık bir seyirci olduğum ve bu kadarıyla yetinemediğim için başta Burak Sergen olmak üzere tüm emeği geçenler bağışlasın beni. Ve İzmir'e tekrar gelsinler ki ilk beklentilerimi zihnimden silip bir kez daha izleyebileyim oyunu, bu kez anın tadını çıkararak…



Künye:
Yazan: Edward Albee
Çeviren: Edanur Hancı
Yöneten: Gökhan Erarslan
Yönetmen Yardımcısı: Şahin Adıgüzel
Sahne ve Kostüm Tasarımı: Dilek Kaplan
Müzik Tasarımı: Hakan Şavklı
Işık Tasarımı: Hakan Hafızoğlu
Hareket Düzeni: Alpaslan Karaduman
Efekt Tasarımı: Ersin Aşar
Afiş Tasarımı: Aysun Kafkaslı
Fotoğraf: İlker Ergin
Reji Asistanları: Cansu Tuncer- Kemal Ağar

Oyuncular:
Burak Sergen, Onur Kırat, Şahin Adıgüzel, Edanur Hancı, Ayşin Ayata, Ferdi Taşkın, Merve Göydağ, Serkan Beşiroğlu

(Bu yazı ilk olarak 25 Nisan 2017 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

28 Nisan 2017 Cuma

'İki Bekar' bir araya gelmeli miydi?

'İki Bekar' bir araya gelmeli miydi?

Amerikalı yazar Sam Bobrick'in İki Bekar'ı, Duru Tiyatro prodüksiyonu, Ayşegül Hardern dramaturjisi ve Emre Kınay rejisiyle Aralık 2016'dan bu yana sahneleniyor. Çeviri Ekin Tunçay Turan'a, müzikler Serdar Aslan'a ait. İki bekara hayat veren Emre Kınay ve Evrim Alasya'ya sahnede Serdar Aslan, Zafer Aslan, Tarkan Tekyıldız ve Muhammed Çınar'dan oluşan DuruCazz Orkestrası müzikleri ve zaman zaman da replikleriyle eşlik ediyor. Oyun İzmir'de, Bostanlı Suat Taşer Açık Hava Tiyatrosu'nda kapalı gişe oynadı.

***

Bazen iki insanın bir araya gelmesi için birilerinin konuya el atması, iki yalnızı bir araya getirmesi, birbirlerine yönelmelerini sağlaması gerekir. Bazen de insanları hayat bir araya getirir; birlikte bir uyumu yakalamalarına, geleceğe doğru birlikte yol almalarına neden olur. Jack ve Shanette, ortak arkadaşları vasıtasıyla tanışıyorlar ama, oyunun akışı içinde dünyanın onları bir araya getirmek için dönmekte olduğuna ikna oluyoruz hiç zorlanmadan.

İki Bekar, tertemiz, sapasağlam bir komedi. Yazar, romantik komedi diye sınıflandırmış oyununu, üzerine laf söylemek belki de bana düşmez; ama ben olsaydım yalnızca komedi derdim. Alışık olduğumuz romantik komedi unsurlarına yüz vermeden, romantizmin karşısında komediye boyun eğdirmeden bir hikâye kurmayı öyle iyi başarmış ki yazar, yalnızca komedi deseydik de değerinden hiçbir şey kaybetmezdi oyun. Finale yaklaştıkça romantizme yenilip komediyi alaşağı edeceğiz diye öylesine korktum ki, komedi galip geldiği için, bu olurken aşkı da yitirmediğimiz için nasıl mutlu olduğumu anlatmakla bitiremem.

Belli ki özellikle kadın karakterin oyun gücüne güvenilerek yazılmış, kadının taşıdığı bir metin bu ve Evrim Alasya da gözlerindeki o muzır ve hırçın parıltıyı bir an olsun kaybetmeden can veriyor Shanette'e. Yazar Sam Bobrick Jack karakterini yazarken ne düşünüyordu bilemiyoruz tabii, Shanette kadar çekici olmaması için çaba göstermiş bile olabilir. Kadın karakterin canlılığını, enerjisini karşılayabilsin yeter, diye düşünmüştür belki de. Ama tek bir sözcük bile söylemeden, bir tek mimik ile 1000 kişilik salona bir ağızdan kahkaha attıran birinden söz ediyorum burada, laf olsun diye değil, Emre Kınay var karşımızda!

Şimdiye kadar hangi karakterine inanmamış, hangisini beğenmemişiz ki? Hangi sıradan karakteri o sıradan haliyle bıraktı ki o? Oynadığı hangi karakteri parlatmadı, kendinin kılmadı, hangisine hayran bırakmadı ki bizi? Yeditepe İstanbul'un yaralı Yusuf'una da, Yılan Hikayesi'nin 'yılan' Erkan'ına da, Güneşi Beklerken'in sevgi dolu Cihan'ına da bizi meftun etmedi mi? Bütün bu karakterler kalbimize kazılı ama, Sondan Sonra'yı izledikten günler sonra bile üzerimizden atamadığımız tedirginliği de hiç unutmadım. Kötü niyetli Mark'ı da kusursuz oynamış, onu da zihnimize kazımış ve her rolde bizi kendine inandırabileceğini göstermişti, Güneşin Kızları'nın merhametsiz, dengesiz Haluk'u olmadan çok önce.

Demem o ki, ben bu oyuna Emre Kınay var diye gittim ve beklediğimi de buldum. Ama zannetmeyin ki sahnede sergilenen güzellikler Kınay'la sınırlıdır. Evrim Alasya, Shanette'i öyle bir sahiplenmiş, öyle muntazam giyinmiş ki üzerine, partnerinin Emre Kınay olduğunu bile unutturabiliyor bütün gözleri üzerine toplarken. Alasya'yı daha önce televizyonda da tiyatro sahnesinde de izledim ama bu, İki Bekar'ı izlerken şaşkınlık yaşamadığım anlamına gelmiyor. Kendi adıma, tiyatro seyircisi olmanın en güzel yanlarından birinin bu şaşkınlık olduğunu söyleyebilirim. Televizyon ekranında görüp sevdiğimiz insanların içindeki cevheri canlı canlı keşfetmenin hazzı büyük.

Bazı oyuncular sahnedeki ışıkları toplar üzerine, sahnenin büyüsünü giyinir; bazılarıysa büyüsünü kendisi yaratır, sahnenin bir köşesinde, hiçbir şey yapmadan öylece dursa bile gözleri üzerine çeker, karşı koyamazsınız. Şüphesiz ki Emre Kınay ikinci gruptandır, sahneyi tek başına doldurabilir, sizi bambaşka hayatlara hiç zorlanmadan götürebilir. İki Bekar sayesinde gördüm ki Evrim Alasya da ikinci gruptanmış, sahnenin büyüsüne hiç ihtiyaç duymadan kendi ışığıyla parlayanlardan…

Sahne aralarının hikâyeye katkıda bulunan ve seyircinin heyecanını canlı tutan şarkılarla doldurulması da oyuna müzikal bir tat katarak oyuncuların ışığını biraz daha parlatıyor; zira hem çok iyi şarkı söylediklerini, müziğe uyum sağladıklarını görebiliyor, hem de bunu oynamakta oldukları rolden çıkmadan yapabildikleri için bir kez daha hayran oluyoruz onlara.

Özetle, metin şahane, oyuncular ve oyunculuklar şahane, orkestra ve şarkılar şahane; seyirci zevkten dört köşe! Ben o ortak arkadaşın yerinde olsam bu iki bekarı bir araya getirmezdim büyük ihtimalle; ama onlar iyi ki bir araya gelmişler de yüzümüzü güldürüyor, umutlarımızı tazeliyorlar…



(Bu yazı ilk olarak 31 Ocak 2017 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

30 Aralık 2016 Cuma

Shakespeare öldü, yeni şeyler söylemek zorundayız!

Yeni hiçbir şey yoksa, yalnız eskiler varsa
Demek ki beynimize oynanan bir oyun var,
Yaşamış bir çocuğu doğurmaya kalkarsa
Yaratma çabasıyla sancılanarak tekrar!*

Bu dizelerle başlar Shakespeare'in 59. sonesi: Güneşin altında yeni bir şey yoksa aklımıza oynanan bir oyun var demektir. Edebiyata ve tiyatroya katkılarıyla aklımıza oynanan bu oyunu bozmaya en çok uğraşan insanlardan biridir Shakespeare.Bundandır isminin bu kadar çok zikredilmesi, bundandır tekrar tekrar ona dönülmesi, bundandır onun oyunlarının er meydanı olması, bundandır herkesten çok ona nazire yapılması…

Belçikalı yazar Paul Pourveur da onlardan biri, ama bir farkla. Pourveur, güneşin altında yeni bir şey olsun isteyenlerden; bunun için öldürüyor Shakespeare'i, aşalım istiyor bunları. Shakespeare'i silme, unutturma, yok etme çabası değil bu; vitrine koyma veya tozlu raflara kaldırma çabası da değil. Aksine, hakkını verebilmek için Shakespeare'in, onu aşma, ondan öteye geçme çabası.

Yazarın, öldürmek için neden Shakespeare'i seçtiğini anlamak zor değil. Tiyatroya dair kurulmuş ne varsa üzerinde bunca yıldır dimdik duran bir figürü alaşağı etmeden, bütün o yapıyı yıkmadan yeni bir şeyler söylemenin imkânsızlığına kani olmuş bir yazar o. Shakespeare'in, onu markalaşmaya mahkum edersek ve böylece bulunduğu yere sabitlersek öleceğini bildiğinden, metinde öldürüyor Shakespeare'i, defalarca. Ve böylece yaşamaya devam ediyor Shakespeare, hak ettiği biçimde…

Yazarı müdafaa için: Shakespeare olsa onu bağışlardı.

Oyunun kahramanları Shakespeare ve eşi Anne ya da sıradan bir William ve sıradan bir Anna, fark etmez. Yeni bir biçimle, yeni bir şey söylemeye çabalayan bir metin bu. Daha kısa yollar varken uzun olanı gösteren bir dili var; ya da belki amaç yolu (hedefi) kaybettirmektir. Pourveur'ün dili amacını ifşa etmiyor. Biçim de öylesine kendine özgü ki, kitabı okuyup bitirdikten sonra bile tamamlanmıyor bir şeyler. Sayısız soru işareti ile kalıp düşünüyorsunuz bir süre. Ve yeniden başlıyorsunuz sayfaları karıştırmaya.

Ne oyuncuya ne de yönetmene direktifler vermiş yazar, ne de replikler yazmış. Çevirmen Şaban Ol'un deyimiyle, 'dramatik an'lardan mürekkep bir oyun bu. Anlatının nerede ve nasıl başlayıp biteceği, oyunun nasıl sahneleneceği, sahnede kaç oyuncunun yer alacağı ve diğer unsurların kendilerine nasıl bir yer bulacağı tamamen yanıtsız sorular olarak kalıyor metnin sonunda. Dolayısıyla oyunu izlemeden önce metnini okumayı önemseyen bencileyin seyirci için, okuma eylemi bittiğinde merak bitmiyor. Sahnede olacakları tahmin etmek hiçbir zaman mümkün değil; tiyatro sonsuz olasılığa gebe. Ama bu oyunda sonsuz olasılıktan fazlası var; alışıldık tiyatro yapma biçiminin reddiyesiyle birlikte gelen, yeni bir şeyler söyleme, yeni bir sahne yaratma, yeni bir oyun zorunluluğu…

Söylemiş olmak için: Hayaller her zaman gerçekleşsin diye kurulmaz.



İzmir'in az sayıdaki profesyonel tiyatro topluluklarından Tiyatro 4'ün, İzmir'in yeni ortak çalışma ve etkinlik alanı olan Originn'de oynanan ilk oyununu izleme fırsatı buldum. Çağdaş yorumların, yeni bir söz söylemenin peşinde olan Tiyatro 4'ün ruhuna fevkalade münasip olan 'Shakespeare Öldü. Aş Bunları.' Kağan Uluca rejisiyle sahneleniyor.

Oyun sürekli aynı anda duruyor gibi. Ya da aynı anın etrafında dönüp duruyor gibi. Hep aynı noktayı işaret edip duruyor gibi. Duruyor gibi, ama hareket de ediyor. İleriye ya da geriye bir hareket değil bu, bir dönüş de değil aslında. Başka açılar, başka pozisyonlar arayan bir hareket. Bu haliyle, aynı tarihin, aynı temanın, aynı sözlerin tekrar edip durmasıyla Ravel'in Boléro'suna benziyor oyun. Hareketsizliğin de bir hareket olduğu, karanlığın da aydınlığa hizmet ettiği bir reji ile, yeri ve zamanı iyi kullanan oyunculuklarla desteklendiğinde akışa dönüşen ve parçaları birleştirmemize izin veren bir hal alıyor. Kağan Uluca'nın şefliğinde, alışılmışın dışında bir orkestrasyonla yeni bir Boléro yorumu dinliyor gibi oluyorsunuz oyunu izlerken…

Originn'in sağladığı Stüdyo Sahne formatındaki mekân da bu oyuna, Kağan Uluca ve Derya Efe Uluca'nın sahnedeki yalnızlıklarının üzerini örten ve bu yalnızlığı başka bir oyuna dönüştüren bir güç veriyor. Kağan Uluca sahnede göz alan, sahnenin büyüsünü tek başına yaratacak bir güçle parlayan bir oyuncu; onun yanında Derya Efe Uluca'yı nispeten zayıf buldum, daha sakin, daha akışkan bir oyunculuk görmeyi tercih ederdim kendi adıma. Yine de bunu bir kusur olarak işaret etmekten imtina ederim, oyun her şeyiyle o kadar bambaşka ki, beni rahatsız eden şey, altı kalınca çizilmiş bir oynama biçimi de olabilir.

Seyirciyi müdafaa için: Umduğunu bulamamak her zaman hayal kırıklığı anlamına gelmez.

İzmir seyircisinin aşina olmadığı türden bir oyun ve sahneleme biçimiyle karşı karşıyayız, yine de yeni olana hevesli ve birlikte öğrenmeye, ilerlemeye açık bir seyirci grubunu kendine çekmeyi başarıyor Tiyatro 4. Shakespeare Öldü'nün de sabitlenmeye direnen, yaşayan ve sürekli değişip gelişecek bir doğası var. Naçizane fikrim, onu anlamak ve sindirmek için birden fazla kez, gelişimine tanık olmak ve katkıda bulunmak için ise belli aralıklarla yeniden izlememiz gerektiğidir.

Müstakbel seyirciye not: Oyun bu sezon İzmir'de birkaç sahne arasında (Atölye AçıKapı, Originn ve Açık Sahne) dolaşacak ve bildiğim kadarıyla Şubat ayında bir İstanbul turnesi de olacak.

*İngilizce orijinali: "If there be nothing new, but that which is/ Hath been before, how are our brains beguil'd,/ Which, labouring for invention, bear amiss/ The second burden of a former child!" Yazıda, Talat Sait Halman çevirisi kullanılmıştır.

(Bu yazı ilk olarak 21 Aralık 2016'da Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

Çağdaş Bir Tragedya: Yanık

Çağdaş Bir Tragedya: Yanık

Aşağı yukarı 10 yıldır İzmir Devlet Tiyatrosu izleyicisiyim, bu 10 yılda onlarca oyun izledim, zaman zaman küsüp ara verdim oyun izlemeye, zaman zaman yüzümde bir tebessümle ayrıldım salondan, fakat hiçbir oyundan Yanık'tan aldığım tadı almadım daha önce. Uzun zamandır izlediklerimden memnun kalmamama rağmen tüm oyunları izlemekteki ısrarım nihayet sonuç verdi: İzmir Devlet Tiyatrosu üzerindeki ölü toprağını atmış, tiyatroyu tiyatro yapan ne varsa üzerine giyinmiş ve tüm gücüyle oynuyor sanki!

Lübnan asıllı Kanadalı yazar Wajdi Mouawad'ın yazdığı, Cem Emüler'in Türkçe'ye çevirdiği oyun, Barış Erdenk rejisi ile sahneleniyor. Yalnızca 'sahneleniyor' demek belki de haksızlık olur, çünkü 'oyun alanı' yalnızca 'sahne'den ibaret değil. Shakespeare'in o çok ünlü "Bütün dünya bir sahnedir."* repliğine nazire yaparcasına sahnenin ve dahi salonun her köşesi bir oyun alanına dönüştürülmüş ve sahne üzerinde çok sayıda sahne, çok sayıda mekan yaratılabilmiş, üstelik seyirciyi hiç yormadan. Dekor tasarımını yapan Emre Satı ve hareket düzenini ayarlayan Sibel Erdenk oldukça iyi iş çıkarmışlar. Mekan kullanımı gibi reji dili de seyirciyi yormayan cinsten. Bu da oldukça isabetli bir tercih, çünkü insana ağır gelen, iç çektiren, can yakan, acılı bir hikâye sunuluyor bizlere…

Yanık, içinden geçtiği sevgi ve nefret sarmalında rotasını hep sevgiden yana çevirmiş, hep anlamsız, kökensiz nefretlere yenilip yere çakılmış, yine de ayağa kalkıp savaşa devam etmiş ve sevmekten hiç vazgeçmediği halde bunu göstermeyi unutmuş, sessizleşmiş, renksizleşmiş bir kadının, Nevval Marvan'ın hikâyesi, çağdaş bir tragedya.

Yakın tarihin akışından beslendiği ve günümüze uzanan bir hikâye sunduğu için çağdaş; insan, kaderi yerine bütünüyle insana özgü olan kötülüklerle savaştığı, onlara karşı mücadelesinde yanına alabildiği tek şey sevgi olduğu ve yenildikçe yine sevgiye tutunup -yenileceğini bile bile- yeniden savaşa başladığı için de bir tragedya… Tanrılar, devler, büyücüler yok, baştan sona, bütün veçheleriyle insanlık var insanların karşısında, tüm gücüyle, sevgisi ve sevgisizliğiyle. Dünyayı cennete ya da cehenneme çevirmeye muktedir 'insan'lığıyla…

Savaşın nasıl bir yıkım olduğunu, 'insan'ın ise savaştan çok daha acımasız, çok daha büyük bir 'kötü' olduğunu yüzümüze acı acı vuran bu hikâyenin bu kadar etkileyici olmasının bir sebebi de oyuncuların benim hep aradığım o doğallığı sonunda yakalamış olmalarıydı. İzmir Devlet Tiyatrosu'nda benim en çok şikayetçi olduğum konu, kim olduğuna, nerede yaşadığına, nasıl bir hayat sürdüğüne bakılmaksızın tüm karakterlerin İstanbul Türkçesi ile konuşmalarıydı. Bu, karakterlerin kimliğini ortadan kaldırıp bütün kişileri tektipleştirirken seyirciyi de hikâyeden uzaklaştırıyordu. Nihayet bu oyunda her karakter farklı bir biçimde, yaşına, konumuna göre konuşuyor ve davranıyor. Böylece uzaklık hissi de oluşturmuyor.

Nevval'in 15, 35 ve 60'lı yaşlarını izliyoruz oyun boyunca. Fiziksel benzerlikleri bir yana, oyuncuların rolü yorumlayışlarındaki benzerlik de Nevval'i her koşulda kabullenmemizi sağladı. Ece Erişti, M. Aslı Sinke ve Şebnem Doğruer bize oldukça sahici, yaşayan bir Nevval sundular. Oyunda çok fazla karakter var fakat Nevval'den sonra benim en çok dikkatimi çeken ve en çok beğendiğim kişi Janine karakterini canlandıran Sevilay Çiftçi oldu. Kilit bir karakter olan Alphonse Lebel rolünde M. Sadık Yağcı oldukça iyi iş çıkarıyor, hatta zaman zaman sahnenin dağılan enerjisini toparlayıp seyirciyi yeniden hikâyenin içine çekiyordu. Sevda rolünde Hande Gürler ve Ebu Tarık rolünde Ömer Polat, önemli kırılma anlarındaki oyunculuklarıyla yıldızlaştılar.



15, 35 ve 60 yaşındaki Nevvaller bir arada; sahnede flashback'in tadı bir başka!

Oyunda merak unsurunun polisiyevari bir tavırla canlı tutulması ve esas hikâyenin adım adım finale taşınması, hem seyir keyfini arttırıyor hem de finaldeki acıyı biz yaşamışızcasına içimize işliyor. Metin içinde sorulan ve izleyicinin sorabileceği bütün -evet, BÜTÜN- soruların yine metin içinde, adım adım ve doğal bir akışla cevap bulması da muazzam. Hiçbir şey yoktan var olmadı, hiçbir çözüm gökten inmedi, her soru kendi akışı içinde ve doğallıkla buldu yanıtını. Böylece oyun sonunda sorular değil, yaşanan acılar kaldı geriye, kalbimizde bir yanık izi…

İzleme fırsatınız olursa bu oyunu mutlaka izleyin, pişman olmayacaksınız. Ve bir dost tavsiyesi, ne olursa olsun bu oyuna yalnız gitmeyin. Hem bu oyunu izlemesini sağlayarak birine iyilik etmiş olun, hem de gittikçe artan acıyı birlikte göğüsleyin. Bazı acılar tek başına karşı durmak için fazla güçlüdür ve acıya direnmek yerine onu anlayabilmek için birinin elinden tutmanız gerekir.

* "All the world's a stage." - As You Like It oyunundan.

(Bu yazı ilk olarak 15 Aralık 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

9 Aralık 2016 Cuma

'Üç Kız Kardeş' sınırları aşabilecek mi?

Hayal Perdesi Beyoğlu'nun Mayıs 2016'dan bu yana sahnelediği Üç Kız Kardeş, 4 Aralık'ta 5. Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali kapsamında Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi'nde sahnedeydi. Anton Çehov'un en önemli oyunlarından biri olan oyun, Ataol Behramoğlu'nun çevirisi ve yönetmen Aleksandar Popovski'nin uyarlaması ile sahneye konmuş.

İmparatorluk Kuranlar yahut Şümürz sonrası takibe aldığım Hayal Perdesi, yine ismine yakışanı yaptı, hayalden bir perde koydu sahneye, önü, ardı sağı, solu hayal olan ve hayalleri sunmakla kalmayıp yeni hayalleri de teşvik eden… Ve tümüyle bambaşka bir hayale bürüyen en sağlam tiyatro metinlerini…

Popovski, Üç Kız Kardeş'i aynıyla, alıştığımız biçimde sahnelemek yerine bu üç karakteri başka türlü bir sıkışmışlığın içine sokmayı tercih etmiş. Kalabalık bir kadro yerine üç kadın oyuncu (Özge Özder, Selin İşcan ve Tuba Karabey) var sahnede, yine alışık olmadığımız bir sahne tasarımı ve kurgu ile.

Tiyatroda yeni şeyler isteyen, dramatik olanın sınırlarını zorlayan, teatral olmayanın peşine düşen Çehov'un yazarak yapmaya çalıştığı şey oldukça güç. Bunu sahneye koymak da bir o kadar zor. Sınırlarla derdi olan bir yazarın sınırları aşma arzusundaki karakterlerini siyasi sınırlara getirip bırakmış Popovski ve yeni sorular, yeni oyunlar büyütmüş buradan.

Sınırları aşma, dışarı çıkma, başka yerlere gitme, başka türlü bir yaşam sürme hayali kuran kız kardeşler, 'hayal perdesi'nde başka türlü bir sıkışmışlık, hareketsizlik içinde; cıvıl cıvıl fakat durağan, umutlu fakat çaresiz… Aslında hiçbir yere gitmeyen bir hikâyeyi aceleci bir zaman- mekân kurgusuna hapsetmek, umudu ve çaresizliği birbirine geçirmek ve ikisi arasında salınmayı becerebilmek gerçekten büyük iş.

Sahnedekiler, Almanya sınırını geçmeye çalışan tiyatrocular mı yoksa Moskova'ya taşınıp hayallerini gerçekleştirmek isteyen Olga, Mâşa ve İrina mı? Bu sorunun yanıtı sıkça birbirine karışıyor ve bu esnada rol ve gerçek, role girmek ve rolden çıkmak arasındaki ayrımlar da belirsizleşiyor. Sahnenin anlamı ve kapladığı alan büyüyüp küçülüyor, daralıp genişliyor ve bizler de eşine az rastlanır bir deneyim yaşıyoruz seyirci koltuğunda.

Popovski'nin zihninde dolanmayı, sahneye koyduklarının hayal edilişine tanık olmayı öyle isterdim ki… Düşünsenize, uygulamaya koyulmuş, gerçekleştirilmiş olanı böylesine çarpıcı ise hayal edildiği hali kim bilir nasıl büyülüdür!

Yalnızca 70 dakika süren oyun, metni bilmeyenler ya da oyunun alışık olduğumuz şekilde sahnelenişine tanık olmayanlar için karmaşık, anlaşılması zor ve sıkıcı bir hale gelmiş olabilir. Nitekim oyun çıkışında seyirciler arasında bu tür konuşmalar yapıldığını duydum. Fakat oyundan oyuna koşan ve metin, mizansen, reji arasındaki ilişkilerle uğraşıp duran benim gibi biri için oldukça keyifli, öğretici ve tatmin edici bir deneyimdi.

Farklı tür ve boyutlardaki sınırlarla, sınırları aşmakla ilgilenen oyun, Türkiye'nin sınırlarını çoktan aştı, katıldığı bütün uluslararası festivallerden olumlu eleştirilerle döndü. Dilerim seyircinin zihnindeki ve alışkanlıklarındaki sınırları aşmayı da başarır, çünkü Hayal Perdesi bunu sonuna kadar hak ediyor…



(Bu yazı ilk olarak 6 Aralık 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

25 Kasım 2016 Cuma

"Kalbimi çalmışsınız, sizinkine muhtacım..."

Kalplere dokunan bir oyun: Cyrano de Bergerac

Sahnede izlediğim bir hayal, günlerce, gecelerce bana eşlik edebilir miymiş? Edebilirmiş. Haline en çok üzüldüğüm âşığın daha yücesi, daha acılısı bulunur muymuş? Bulunurmuş. Shakespeare'den daha iyi balkon altında sevdiğine aşk sözleri söyleyen karakter yazılır mıymış? Yazılırmış. Bir oyuna hem komedi hem trajedi, hem dram hem fars, hem aşk hem savaş, hem politika hem hiciv, hem nesir hem şiir, hem iftirak hem visal sığar mıymış? Sığarmış. Bir oyun bir son gösterdiği halde çokçasını ima edebilir miymiş? Edebilirmiş. İnsan bir oyunu izlerken (ve de okurken) hem aklını hem de ruhunu katre katre döker miymiş gözlerinden? Dökermiş.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın 7 Ekim 2015'ten bu yana sahnelediği Edmond Rostand'ın Sabri Esat Siyavuşgil tarafından Türkçeye kazandırılan ölümsüz eseri Cyrano de Bergerac'ı Kasım ayında Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi'nde izledim. Oyun, aklımı başımdan, ruhumu bedenimden söküp öyle bir aldı ki, günlerdir etkisinden kurtulamadım; Cyrano'yu rüyalarımdan, Rostand'ın cümlelerini zihnimden, Yiğit Sertdemir'in sesini kulaklarımdan atamadım… Ruhum temizlendi, tazelendi, yenilendi… Artık Cyrano'yu tanıyan biri olarak dünyayı, şiiri, tiyatroyu ve elbette aşkı bambaşka bir gözle görüyorum. Öyle güzel, öyle büyülü, öyle kusursuz, öyle tatmin edici ki, büyük sıfatlar bulmaya çalışarak kirletmekten korkuyorum bu deneyimi…

Cyrano gözünü budaktan sakınmayan bir asker, bileği bükülmez bir kılıç ustası, ruhunun özgürlüğüne çomak sokacak her şeye ve bütün toplumsal değerlere karşı dizginlenemez bir isyankâr ve en önemlisi -en hüzünlüsü- saçının teline, kılıcının çevikliğine, kaleminin kağıda rastgele değdiği anda bıraktığı lekeye, birbiri ardına nefes almadan sarf ettiği cümlelerin arasındaki duyulmaz boşluklara kadar âşık fakat umutsuzca suskun bir söz ustası… Tepeden tırnağa ezber bozan bir karakter.

Balkonunda süzülen Juliet'ini izleyip "Elindeki eldiven olaydım da dokunaydım yanağına" diye iç geçiren bir Romeo değil, o denli pervasız ve saf hiç değil, ama yine de bir balkonun altında sevdiğine en güzel sözleri söylerken kalbi kanayan bir bahtsız o. İnsan, evladının tahtını yapabilirmiş ama bahtını yapamazmış; Cyrano öyle bahtsız ki annesi tarafından bile kabullenilmemiş, tahtını da kendi kendine yapması gerekmiş… Yaralı ve yarasını saklayarak yaşamayı seçenlerden o. Ve bunu kimseye müdanası olmadan, kurduğu her cümle, attığı her adım için savaşarak yapanlardan. Onun bütün hayatı koca bir savaş, herkesten ziyade kendi kendisiyle çarpıştığı…

Kusursuz bir adam tarifi yapmanızı istesem , Cyrano'dan daha iyisini, daha yücesini belki de düşleyemezsiniz. İyiliğin en üst seviyesinde yalnız başına yaşayan Cyrano'nun kusursuzluğundan ötesini hayal edemezsiniz.

Yine de -elbette- onun da bir kusuru var mutlu olmasını, arzu ettiklerine kavuşmasını engelleyen, o düşlenemez zirvede yalnız olmasına neden olan. Hayır, fiziksel kusurdan, Cyrano'nun dillere destan büyüklükteki burnundan bahsetmiyorum. Bu kusuruyla yaşamaya alışmış fakat onunla yüzleşememiş olan Cyrano'nun kendini içine hapsettiği bir çıkmaza dönüşen karakter özelliğidir burada sözü edilen. Zaten tiyatro, bu kusurlara ayna tutmak için var değilse niçin var?



Oyunun son repliğinde itiraf edilen bu kusurdan söz edip tadınızı kaçırmak istemem; bu oyunu izleyin ve bu muhteşem deneyime ortak olun isterim onun yerine. Bu kusuru yaşamının ve karakterinin belirleyicisi haline getiren Cyrano'nun, içinde yaşadığı toplumu, insanlar arasındaki ilişkileri, aşkı, dostluğu ve yoldaşlığı sorguladığı zaman ve mekânın ötesindeki özgün hikâyesi, defaatle izlenmeyi, üzerine uzun uzun konuşulmasını hak ediyor.

Cyrano büyük bir şair olduğu için mi en güzel sözleri bulup sevdiğinin kalbine dokunabiliyor yoksa şairliği, gücünü aşkının kudretinden mi alıyor bilemiyorum ama, onun şairlere özgü öngörüsü, her şeyin -duyguların bile- metalaştırılıp değiş tokuş edilebildiği bu çağda, her şeyi estetize etmiş bizlerin içine düştüğümüz çukuru yüzyıllar öncesinden görebiliyor. İç güzellik mi dış güzellik mi sorusunu soruyor ve aşkın bunlarla ilgisini sorguluyor kendi meşrebince.

İflah olmaz bir romantik olan bendenizi en çok etkileyen kısım, aşkta kaybetmeyi ta en başından kabullenmesiydi Cyrano'nun. Kaybetmeye mahkum olduğuna inandığı için kendindeki iyi yanları terazinin kefesine koymayışı -aşkın teraziye gelmez olduğu gerçeğini bir kenara koyabilsem de- beni derinden etkiledi. Savaşmadı değil, ama onun yaptığı adeta bir gölge boksu idi, kendine karşı savaştığı ve bu nedenle gücünü (ya da güçsüzlüğünü) asla sınayamadığı… Ve sonucu tahmin edebileceğimizi zannetsek de, Cyrano görünür olmayı seçseydi neler yaşanabileceğini asla bütünüyle bilemeyeceğiz ve bu da seyirci olarak bizlerin, Cyrano'dan daha fazla şey kaybetmemize neden oluyor.

Peki Cyrano bir kaybeden mi? Bu sorunun çok sayıda yanıtı var bence, çünkü aşkı aşk yapan, sonunda ne olduğu değil, sona giden yolda neler yaşandığı. Aşkta umutsuz olmak da illâ kaybedeceğiz anlamına gelmez zaten; "Mutlaka galip gelmek için çarpışılmaz ya!"


Yönetmen Mehmet Birkiye ve dramaturg Başak Erzi, kağıt üzerinde eksiksiz, kusursuz duran bu oyunu sahneye yansıtırken Rostand'ın ve Bergerac'ın ruhunu korumayı başarmışlar. Beş perde olarak yazılan bu uzun oyunu zaman zaman sahne eksilterek, zaman zaman oyunun temposunu yükselterek iki perdeye indirmiş, bunu yaparken de hikâye ve duygu akışını hiç bozmamışlar, Rostand'ın şiirindeki ritme ket vurmamışlar.

Yaptığı her işte sahneyi yepyeni ve bambaşka bir gezegenmişçesine, bir oyun alanı olarak yeniden yaratan Barış Dinçel'in bu anlatıya katkısı büyük. Kendi adıma, Cyrano'nun sahneye hareketli bir platform yardımıyla yaptığı havalı ve büyük girişi unutmam mümkün değil. Roxanne'in balkonu ve balkona nazır heykel, pastane ve masa düzeni, manastırın bahçesi; hepsi, karakterlerin içinde yaşadıkları dünyayı ve sahnenin duygusunu eksiksiz sunan mekanlardı ve sahneler arasında kolayca değişebilen dekorun kullanışlılığı, oyunun akışına ve seyircinin adaptasyonuna hizmet ediyordu.

Oyunun Tolga Çebi tarafından hazırlanan tema müzikleri ve oyun metnindeki şiirlerin balat formunda bestelenmiş halleri, bu dopdolu oyunda seyirciye hem nefes aldırma hem de onları gelecek sahnelere hazırlama rolünü üstlendi. Bu balatlardan birinin Cyrano'nun sesinde can bulması ise büyük bir sürpriz ve şahane bir sahne açılışıydı, sözünü etmeye doyamayacağım balkon sahnesinin hemen öncesinde… Zaman zaman koro rolünü de üstlenen bu müzikli akış oyunun bütünlüğüne de hizmet etti. Ayrıca müzisyenlerin, çalgıları ve sesleriyle sahnede bizzat yer almaları oyundaki gerçekçiliğin altını biraz daha çiziyordu.



Roxanne rolünde Ayşecan Tatari'nin yer aldığını öğrendiğimde beklentilerimi oldukça düşük tutmuştum, fakat Tatari'yi role son derece uygun ve falsosuz buldum. Yaşadığı dönemin kadınları gibi durağan, mesafeli ama asla çekingen değil; rolünün gerektirdiği gibi güzel, çok güzel ama bunun ardına sığınmamış; kendisine verilen küçük alanda rolünün hakkını ve rol arkadaşlarının karşılığını gayet iyi vermiş.

Ve Yiğit Sertdemir… Adını, kendisinden sitayişle söz edildiğini sıkça duyardım da, kendisine düzülen methiyeleri bunca hak ettiğini tahmin etmezdim. Tek kelimeyle: büyülendim! Oyunculuğu, koreografide, mimiklerde, tiratlardaki başarısı -ki tiratlarla dolu bir oyundur ve Sertdemir'i tiyatro tarihimize "tiratların ustası" diye yazsak yeridir- takdirlere sığmaz… Ama en çok da sesi… Cyrano'nun içinden geçtiği her duygu durumunu eksiksiz yansıtan ses kullanımı şiirlerin kalptenliğiyle bir araya gelince aklımı, ruhumu ele geçirdi; geriye gözyaşlarından ibaret bir ben bıraktı… Şimdi ben mırıldanıyorum o güzel baladı: "Kalbimi çalmışsınız, sizinkine muhtacım…"

(Bu yazı ilk olarak 22 Kasım 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

23 Kasım 2016 Çarşamba

Shirley: "Niye bu kadar çok yaşanmamış hayat var?"

Shirley bir kadın, sıradan bir kadın; anlatılan da sıradan bir hikâye, olağan şeyler. Oyunu bana bu kadar sevdiren de bu olağanlık. Alışılmışın içindeki yeni, küçük adımlar. Çünkü doğru açıdan bakıldığında tüm insanlar sıra dışıdır ve tüm yaşamlar anlatmaya değerdir…

Tebdil-i Mekan Prodüksiyon Tiyatrosu'nun yapımcılığında sahneye koyulan Shirley, İngiliz yazar Willy Russell'a ait. Oyunu Tebdil-i Mekan'ın kurucularından Evren Ercan Türkçeye çevirmiş. Oyunun yönetmeni ve tek oyuncusu ise her rolüyle bizi kendine hayran bırakan Sumru Yavrucuk.

Shirley bir eş, bir anne, bir komşu, bir dost, bir emekçi ve bir kadın… Hayat gailesinde, zamanın akışında geri plana attıkça kadınlığını unutmuş ve belki de zamanla kadınlığından vazgeçmiş bir kadın…

Ama Shirley, aynı zamanda çok neşeli bir kadın; çünkü bize sıkıcı gelebilecek o halini kabullenmiş ve onu da neşesine meze yapmayı becermiş. Kendi sınırları içinde, kendi rutininde yaşayıp giden bir kadın…

Çok tanıdık, çok bizden değil mi?

Shirley değil de Şermin desek mesela, hiç yadırganmaz, öyle de akar gider oyun.

Jehan Barbur bir şarkısında "Geç Kalmış" bir Şermin'den* söz eder, bilir misiniz? Oyun esnasında ve sonrasında hep bu şarkı eşlik etti düşüncelerime. İki kadının da çıkış noktaları fazlasıyla benziyor çünkü birbirine. (Hangi kadının hikâyesi bambaşka bir yerden başlıyor ki zaten?)

Şarkıda bekliyor Şermin, bir umudu var mı emin değilim ama, yine de pencereden ayrılmadan bekliyor işte, "kim gelecekse"?*

Shirley bekliyor mu bilmiyorum, ama onun da "aklı yüklü"*; mutfak duvarını arkadaş bellemiş kendine, ona döküyor bütün derdini. Ama Shirley, Şermin'in yapamadığını yapıyor ve bir adım atıyor evinden dışarı. Eşi olmadan, çocukları olmadan ve hatta yanında bir arkadaşı bile olmadan karışıveriyor hayata. Dışarı çıkıp nefes almanın, sahilde dolaşmanın, şarabın, yeni insanlar tanımanın, şehvetin ve güzelliğin tadını hatırlıyor; kendini yeniden keşfediyor. "Boş kalmış bir öykü"ydü* Şermin'inki, dolduruyor öyküsünü Shirley. Şermin "öyle yabancılaşmış, unutmuş yaşamayı"*, Shirley hatırlıyor ve çevresindekileri de katıyor yeni ve renkli yaşamına.

Shirley'i farklılaştıran, yalnızca evinden, düzeninden dışarı bir adım atması değil; geç kalmışlığın altında ezilip son sürat koşmak yerine tüm adımların ve geçmişteki o durağanlığın da tadını çıkarması ve o adımdan önceki hayatını tümüyle silip atmaması. Yani Shirley, hayatını değiştiren değil, sınırlarını ve ufkunu genişleten bir kadın aslında.

Sumru Yavrucuk'un defalarca izlenilesi, şahane bir performans sergilediğini söylememe bile gerek yok sanırım; saçının teline kadar Shirley olmuş bir kadındı sahnedeki ve Shirley'i bu kadar sahici kılan da buydu belki… Bir de, çeviri oyunların çoğunda karşımıza çıkan o başka yerlere ait olma hissinin olmayışı. Dedim ya, Shirley değil Şermin olsaydı adı, hiçbir şey eksilmezdi bu hikâyeden, öylesine bizdendi, çeviri kokmuyordu replikler.

Shirley sayesinde bir güzel kadınla daha müşerref oldum ben. Sahne üzerinde ama sahnenin dışında, sesiyle ve gitarıyla bize eşlik eden, zaman zaman da mizansenin bir parçası olup oyuna katılarak seyrimize renk katan Selmin Artemiz'i tanıdım ve takibe aldım. Dilerim başka hikâyelerde ve şarkılarda karşılaşırız yeniden…

Shirley hayati bir soru soruyor bizlere: "Niye bu kadar çok yaşanmamış hayat var?" Ve kendi yanıtını veriyor anlattıklarıyla; "yaşayın" diyor, "zorunda olduklarınızı değil, yaşamak istediklerinizi"

*Jehan Barbur - Geç Kalmış Şermin'in Yeri


(Bu yazı ilk olarak 7 Kasım 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)

15 Şubat 2016 Pazartesi

Çingene Boksör: Hatıra ister misiniz?

Çingene Boksör: Hatıra ister misiniz?

Yanıtınız ‘evet’se, Burak Sergen’in Çingene Boksör performansını görmelisiniz. Rike Reiniger’in yazdığı, Dr. Gülen İpek Abalı’nın Türkçeye çevirdiği, Emrah Elçiboğa’nın yönettiği oyun Ekim 2015’ten bu yana ülkenin çeşitli illerinde ve sahnelerinde sergileniyor.

Aslında, oyunun konusundan kısaca bahsedip size sadece Burak Sergen’i anlatmak istiyorum ben. Oyun, 1907-1944 yılları arasında Almanya’da yaşayan ve 1933’te Almanya yarı ağır siklet boks şampiyonu olan Yahudi boksör Johann ‘Rukeli’ Trollmann’ın hikâyesini, en yakın arkadaşının ağzından, hem acılı hem de neşeli bir yolla anlatıyor. Aslında bu, Çingene Boksör Ruki’nin hikâyesi olduğu kadar bize Ruki’yi anlatan arkadaşı Hans’ın da hikâyesidir. Sarışın bir Alman olan Hans’ın, “esmer tenli siyah saçlı” arkadaşı Ruki’nin çektiği acılara sadece tanık olduğu değil, “çingene” olmanın ağırlığı altında onunla beraber ezildiği bir hikâyedir. O yıllarda sürülen her hayat gibi, Almanya’nın içine düştüğü faşist çukurun çamurdan öyküsüdür de aynı zamanda; acılı, yaralı, çaresiz ve öfkeli…


DeepBlueIdeas Sanatsal Yapımlar sunar...
 
Burak Sergen sahnede tek başına ama Burak Sergen asla yalnız değil. Onun yeri sahneyle, sözleri oyunla sınırlı değil. Kendi bedenini, repliklerini, sahneyi, salonu ve hatta seyirciyi kullanışı o kadar benzersiz ve görülmeye değer ki, okurken çok sevdiğim bir romanı bitirir bitirmez yeniden başladığım anlardaki hislerimi anımsıyorum oyunun sonunda. Keşke “replay” (yeniden oynatma) tuşu olsa bir yerlerde, başa sarıp tekrar tekrar izleyebilsem… (Tiyatronun bir güzelliği de bu işte; ne kadar muhteşem olursa olsun bir sonu var ve bir süre için bile olsa tekrarı yok, her saniyesini yaşadınız yaşadınız, yaşamadıysanız kaybettiniz; yaşadıysanız tadı damağınızdan bir ömür gitmez zaten.)

Hep söylenen bir şeydir, televizyon ekranı insana 5 kilo ekler, insanlar olduklarından daha iri, daha cüsseli görünürler. Ekranda gördüğünüz birini çıplak gözle görüp “Aaa ne kadar kısa boyluymuş/zayıfmış/ufak tefekmiş” gibi cümleler kurmanız işten bile değildir. Ben bir tek Burak Sergen’de yaşamadım bunu. Onlarca dizide, yüzlerce bölüm boyunca izlediğim o iri, heybetli adam aynıyla karşımdaydı onu sahnede ilk görüşümde. Bunu söyleme sebebim, o kocaman adamın, sahnede 12 yaşında, ufak tefek, çelimsiz bir oğlanı canlandırırken inandırıcılığından bir zerre bile kaybetmeyişini, sahnede nasıl ufaldığını, gözlerimizin önünde, bir adımdan diğerine nasıl boyut değiştirebildiğini size ifade edebilmektir.

Tek kişilik oyunlar, eğer iyi yazıldı ve iyi oynandılarsa, sahnedeki oyuncuyu tek bir performansla bile değerlendirebilmenize olanak tanır. Çünkü aslında sahnede bir kişi tarafından canlandırılan birden fazla kişi vardır ve her biri birbirinden başka durmak, başka görünmek zorundadır. Böylece oyuncuyu her yönüyle görür, içinden çıkardığı karakterleri irdeleyebilirsiniz. Her bir kişide duygu, düşünce ve amaçlar da farklılaştığı için oyuncu sahnede büyük bir sınav verir. Boşluğa düşme, tereddüt etme, rolden çıkma, oyundan kopma şansı hiç yoktur, onun için oyun başlar, akar ve biter.

Söylemeye ne hacet, Burak Sergen -klişe tabirle- sahnede bunların dersini veriyor. ‘Tek başına ama yalnız değil’ demiştim ya, oyununa yalnızca sahneyi ve dekoru değil, salonu, seyirciyi, duvarları ve hatta fuaye alanını bile katıyor. Hans'ın hikâyesini izlemeye gitmişken, Hans'ın köyünde yaşayan insanlara, tribünlerde Ruki için tezahürat yapan ya da onu yuhalayan boks seyircisine dönüşüveriyorsunuz.

Bu dönüşümün merkezinde ise yine Burak Sergen var; kendisi de oyunun yönetmenine dönüşüyor zaman zaman. Bazen ışıkçıya laf atarken görüyorsunuz onu, bazen seyirciyi azarlarken. Oynadığı rolü soyunuyor belki yer yer, ama kendi kimliğini giyinmiyor, Burak Sergen olmuyor, oyuncu-seyirci-yönetmen arası bir yerde durup herkesi biraz silkeliyor… Sonra oyununa geri dönüp yumruklarını savuruyor sağlı sollu. İşte, doğaçlamanın tadını da aldınız, bu gördüğünüzün eşi benzeri yok, anladınız, başka birisi oynasaydı sahnede bambaşka bir şey göreceğinizden eminsiniz artık!

Oyundan yaşlı gözlerle çıktığımı söylememe de herhalde gerek yoktur artık…

Hatıra ister misiniz?

Hans anlatıyor, ailesiyle, komşularıyla, hemşerileriyle, en çok da Ruki’yle ilgili hatıralarını, unutmak istediği, unutmayı öğrenmeye çalıştığı hatıralarını, yaralarını, yaraladıklarını…


(Bu yazı ilk olarak 9 Şubat 2016 tarihinde Ranini.tv'de yayınlanmıştır.)