14 Temmuz 2026 Salı

Merhaba Ernaux, Elveda Ernaux

 

Kitap kulübümüzde Annie Ernaux'nun Babamın Yeri kitabı öneriliyor. Kitap ince, yazar Nobelli ve kadın, çoğunluk destekliyor. Güzel. Kitabı alıyorum, okuyorum, bitiriyorum ve düşünüyorum: Ben şimdi ne okudum?

 

Babanın ölümüyle başlayan ve babayı, babayla ilişkiyi anlattığını iddia eden bir anlatı. Kapakta "roman" yazıyor ama uzaktan yakından alakası yok roman türüyle. Kısa olduğundan, otobiyografik niteliği nedeniyle kurmacadan uzak olduğundan ya da bütünlük sorunlarından dolayı değil. Kitapta bir karakter olmadığı için, konu ölüm olmasına rağmen duygu barındırmadığı için, insanlığa mesafeli olduğu için…

 

Anlayacağınız mutsuzum. Yine de, böyle bir kitabın bir yazarı değerlendirmek için uygun ve yeterli olmadığını düşünürek (ve Can Yayınları'nın uzun süredir benim okunacak kitap arayışımda bir pusula olmaktan çıktığını ne yazık ki unutarak) sırasıyla Bir Kadın, Boş Dolaplar ve Seneler'i okuyorum. Hissiyatım değişmediği gibi fikrim de keskinleşiyor ve yazara haksızlık ettiğimi düşünmeden konuşabiliyorum artık: Bu kitapların hepsi aynı! Hep aynı şey, hep aynı mesafeden, hep aynı rahatsızlıkla yazılmış.

 

Dönüp Nobel komitesinin ödülü verme gerekçesine bakıyorum:

 

"…kişisel hafızanın kökleri, kolektif baskılanması ve yabancılaşması konusunda gösterdiği cesaret ve klinik duyarlılık konusundaki çalışmaları sebebiyle…"

 

Ben "klinik keskinlik" diye çevirirdim (İngilizcesi "clinical acuity"), zira "duyarlılık", duygulardan özenle arındırılmış bu metinler için uygun bir sözcük seçimi değil bence. Fazlaca abartılı bulsam da bu övgüyü, özünde haklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Benim rahatsızlığımın, mutsuzluğumun sebebi, ilk kitapta özgün olan bu üslubun sürekli tekrarlandıkça tavsaması…

 

Bu kez yazarın Nobel konuşmasına gidiyorum:

 

Kitaplarında hiç rastlamadığım türden süslü, teşbihlerle dolu cümlelerle başlıyor teşekkür konuşması. Ardından büyük bir iddia geliyor: "Halkımın intikamını almak için yazacağım." Benim de içimden, "Sakin ol şampiyon!" demek geçiyor sadece. Edebiyatı yeni baştan yazacakmış gibi büyüklenmenin gereği var mı? O büyüklüğe ulaşmış/ulaşabilecek biri böyle laflar eder mi? Her şey bir yana, Egodan arındırılmış, steril, mesafeli bir dil kurma hedefiyle yola çıkmış bir yazarın yazma anlayışıyla uyuşuyor mu?

 

İlerleyen cümlelerde edebiyat anlayışını ("Edebiyat benim farkına varmadan toplumsal çevremin karşısında konumlandırdığım bir kıta gibiydi. Ve yazmayı tam olarak gerçekliği yeniden biçimlendirmek olarak görüyordum"), edebiyattaki hedefini ("yalnızca benim yazabileceğim bir kitabı yazmak") ve bütün bunları nasıl yapacağını söylüyor ("şimdi mesele, baskılanan hafızada bulunan ve hakkında konuşulamayanlara dalmak ve halkımın yaşamına etki edecek bir ışık tutmaktı"), kurmak istediği dilin çok çok uzağında ve yükseğinde duran sözlerle.

 

Esasında benim bunlara itirazım yok, hatta zaman zaman katıldığım da oluyor bu fikirlere. Ama… Aklımda bir "ama" var hep. Ernaux kesinlikle benim yazarım değil ve bunda da hiçbir problem yok. Tüketmeye ömrümün yetmeyeceği kadar yazar bulabilirim kendime. Ama Nobel komitesi Ernaux'da ne gördü, onu Marquez'in, Camus'nün, Hemingway'in yanına hangi sebeple koydu, bunu anlamaya çalışıyorum. Olmuyor.

 

Yazık ki edebiyatın içinden bir yanıt bulamıyorum buna. Ernaux yeni bir şey yapıyor, kabul, bu yeniliği net olarak görüyorum ben de ve çok değerli de buluyorum. Oto-kurmacaya ve bu türün bize hakikati borçlu olmadığına da bir itirazım yok. Benim itirazım, bu "klinik keskinliğin" insanı, duyan, hisseden, yaralanan, düşen, kalkan, tekrar deneyen insanı hep aynı soğuk duvarlar ardında bırakmasına. Utanç ve öfkeden başka tüm duyguların yok sayılmasına. "[Y]azmayı tam olarak gerçekliği yeniden biçimlendirmek olarak" gören bu keskin gözlerin gerçekliği hep aynı şekilde biçimlendirmesine. Edebiyatın dilinin "başkaldırı dili" ile "burjuva dili" diye ayrılmaya çalışılmasına.

 

Ernaux Babamın Yeri'nde, "Proust ya da Mauriac'ı okurken, babamın da çocukluğunun geçtiği zamanlardan bahsettiklerine inanamıyorum. Babamınki Ortaçağ'a aitti," diyor. Burada çok önemli bir tespit var bence de. Ama bunun nasıl yorumlanacağı hususunda ayrışıyoruz: Ernaux bu yazarların gerçeği manipüle ettiklerini ima eder görünüyor. Belki de öyledir ama yazının niteliğinden bir şey eksiltmez bu. Ya da başka türlü yazmanın zorunlu olarak daha nitelikli olacağını söylemez. Bunlardan birini daha sahici yapan şey nedir ki?

 

Velhasıl Ernaux bana hitap etmedi. Daha ötesi, kendi vaatlerini de yerine getiremediğini düşünüyorum. Nobel'i nasıl ve niçin aldığına dair spekülasyon yapmanın okuduklarıma bir katkısı yok, bu nedenle hipotezlerimi kendime saklıyor ve Ernaux ile vedalaşıyorum.

 

Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddederken, onu başkalarının övgüleri ya da yergileriyle değil, yalnızca kendi sözcükleriyle değerlendirmemizi istediğini söylemişti Sartre. Ona bir kez daha hak veriyorum. Nobel almadan önce okusaydım bambaşka fikirlerim olabilirdi Ernaux hakkında. Ama beklenti çoktan oluştu ve yıkıldı bile…

 



2022 Nobel Edebiyat Ödülü'nü Annie Ernaux kazandı: https://www.gazeteduvar.com.tr/2022-nobel-edebiyat-odulunu-annie-ernaux-kazandi-haber-1583789

Annie Ernaux’nun Nobel konuşması: https://www.gazeteduvar.com.tr/annie-ernauxnun-nobel-konusmasi-haber-1593128